ARAPLAR
Coğrafi olarak Arap yarımadasını incelemek, içinde yaşanılan toplum ve tarih açısından ele almak önemli ve önceliklidir. Çünkü coğrafya insanoğlunun yaşamı üzerinde etkilidir.
Araplar, hem üst hem de alt tabaka olarak, şimdiye kadarki en başta Ortadoğu tarihi olmak üzere, evrensel en çok tutulan ve kraliyet ailesi sistemine sahip bir yerimdir. Değişim ve dönüşümleri bütün hızıyla devam ediyor. Arap olgusundaki değişim ve dönüşümleri anlamaktan Ortadoğu ve dünyadaki tam yönetim eksik kalacak ve zor olacaktır.
Önderlik
Ortadoğu, dünya siyasetinin belirlemesinde önemli bir yer tutar. Ortadoğu’ya hakim olmak neredeyse dünyaya hakim olduğu için eş değer olarak düzenlenmiştir. Bu konum tarihsel ve güncel olarak hep böyledir. Tüm büyük krallıklar Ortadoğu’dan almışlardır. Ortadoğu’nun bu paha biçilemezliği hem güçlü maneviyatından(geleneğin gücü, inançlar vb) hem de yetiştiricilerin ve yerüstü zenginliğinin(Kara ve Deniz ticaretlerinin yapıldığı yolların) geçiş hattı olması. Bunun Ortadoğu yanındaki halkları anında ideolojik ve kültürel olarak birçok kez baskı ve istilalarla yerinden koparılma politikalarına maruz kalmışlar. Bu durum Ortadoğu halklarının ruh ve mantık yapısının derin izlerini bırakmıştır.
Araplar da bu bakışlardan etkilenen bir konum yaşamıştır. Çoğu kez yerel kabileleri diye çalıştırılan Arap halkının konumlandığı yerlerin verimli topraklara imkan vermesinin önlenmesine yönelik bir değerlendirme yapılmıştır. Arap kökenli kökenini, Arap yerli kültürünü, coğrafyasını ve tarihini bildiği kadar, nerelerde yaşadıklarını da farklı özelliklerle bilmeyi önem taşır. Arapların toplam nüfuslarının(Berberiler de dahil) 350 ile 500 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Arapların dini inanışları ezici çoğunlukta İslamiyet olup, az sayıda da olsa Hıristiyan ve başka dinden olan Araplar da bulunmaktadır.
Araplar; (Arapça: ????),Ortalama 400 milyonluk tahmini nüfus ile Orta Doğu’nun en kalabalık halkıdır. Akdeniz’in güneyinde Afrika’da Büyük Sahra ve Sudan’a, varış Irak’a ve Arap Yarımadası’na kadar uzanan bir coğrafyada yaşarlar. Nüfusunun büyük kısmı Araplardan oluşan ve Arapça konuşulan ülkeler Arap devletleri olarak adlandırılır. Bu ülkelerde, Arapçanın dışında Kuzey Afrika’da Berberice, Irak’ta, Suriye’de Kürtçe ve Türkçe, Güney Arabistan’da ise çeşitli yerel diller konuşulur. Türkiye’de Adana, Mersin, Hatay kürdistan?da Riha, Mérdin, Sért, Dilok, Muş ta yaşarlar.
Tarihçe/Arap adının kökeni: “Arap” terim ve bu terimin gösterdiği Arap ırkının ne zaman ortaya çıktığına dair kesin bilgiler mevcut. Gerek dillerin taksimi ile ilgili yaygın görüş, hem insan ırklarının tarihi ayrışım gereklerine dair genel kabul, esasında Kitab-ı Mukaddes kaynaklıdır. Meselenin ilk kökleri dil (Âdem’in konuşması, bütün dillerin kendisinden türediği genel proto-dil) tartışmalarına kadar gitmektedir. Gerçekten de insanların öncekileri İbranice konuşmaları, ancak Tanrı tarafından dillerinin karıştırıldığını söyleyerek cezalandırılarak Babil Kulesi Efsanesi de batılı öğretmenlerinin İleri’de bulunduğu bir görüştür.
Tarihte Arap adına ilk olarak Asur kaynaklarında rastlanmıştır. Asurlular, bugünkü adı Arabistan olan bölgedeki uzaklarda göçebe olarak yaşayan Semitik topluluklara Arabaya sığınma. Bu isim daha sonra değişime uğrayarak Arap şeklini almıştır. Arap geçidi geçişleri bu en eski kaynak, M.Ö. 9.yyda Asur kralı 3. Shalmaneser (Şulmanu Aşâred) zamanına ait metinlerdir. Hamaş’ın kuzeyindeki Karkarşda, M.Ö. 853 yılında Asurlularla bölgede 12 mülkün oluşturduğu yerleşim güçleri arasında gerçekleşen savaşın anısına dikilen bu tek parça taş abide üzerinde büyük yapılar yer alır. Burada Asur hükümdarının hükümdarlık özelliklerinden bahsederken, Arap Gindibu’nun(Gindibu; emirin kendisine “melik” ürünlerinde bir lakaptır. ) 1000 deveden oluşan destek kuvvetiyle rakip orduda yer alıyor kaydediyor. Bazı araştırmacılar, Asurların sözü geçen metnindeki Araplardan kastedilenin; meşîha yani bir nevi kabilesi emirliği düzeninde yaşayan komşu bedevî kabilelerdir. Asurlularla ilişkiler iyi olmayan bedevî emirliklerin icrası siyasî şartlara ve emirin gücüne bağlı olarak azalıyor veya artıyordu. Âsur yazısında hareke sistemi olmadığı için Karkar monolitinde geçen “Arap” muhafaza okunuşunda ihtilaf vardır: (Aribu, Arubu, Aribi, Urbi, Arabi gibi). Asurlularla ilişkiler iyi olmayan bedevî emirliklerin icrası siyasî şartlara ve emirin gücüne bağlı olarak azalıyor veya artıyordu. Âsur yazısında hareke sistemi olmadığı için Karkar monolitinde geçen “Arap” muhafaza okunuşunda ihtilaf vardır: (Aribu, Arubu, Aribi, Urbi, Arabi gibi). Asurlularla ilişkiler iyi olmayan bedevî emirliklerin icrası siyasî şartlara ve emirin gücüne bağlı olarak azalıyor veya artıyordu. Âsur yazısında hareke sistemi olmadığı için Karkar monolitinde geçen “Arap” muhafaza okunuşunda ihtilaf vardır: (Aribu, Arubu, Aribi, Urbi, Arabi gibi).
Yine Akad kral Sargon’un (M.Ö.2371-2315) Meluhha ve Magan koridorlarıne askerî seferleri anlatan Babil kitabelerinde de “Arap” bağlantısı iletilmiştir söylenmiştir. Ancak araştırmacıların üzerinde bulundukları en eski metin yukarıda değinilen Âsûrî belgedir. “Arap” ifadesine M.Ö. IX. yy.’daki metinlerde daha sık rastlanmıştır. Arap tartışması K.Mukaddes geleneğinde, İncil bilginlerinin iddiasının karşıt bir soy veya millet görüşü çağrıştıracak şekilde girişimin bir başkasına ulaşması, Targumim geleneğine ait Jonathan Targum?unda, Beş Kitap ve diğer metinlerde Hz. İsmail’in oğulları arasında sayılan “Kedar” isminden “Arap” şeklinde bahsedilmesidir. Babil ve Kudüs Targumlarına ilişkin sözlükte de Arap anlamı “İsmail’in oğlu” şeklinde karşılanmıştır.
İslamcı yazar Hakkı Dursun Yıldız, Arap kabilesinin kökeni ile ilgili ayrıntılı düşüncenin ardından, İbranicede “kara ülke” veya “adım” manasına gelen “arabh” ya da göçebelerin hayatını ifade eden “erebh” etimolojilerini daha inandırıcı bulduğunu ifade etmektedir. Oysa kendisi, toplama etimolojisinin Mezopotamyalılar tarafından Fırat’ın elinde oturanlar için kullanılan Sâmî kökten türemiş “batı” manasına gelen bir kelimeyle çıkmasını, bir milletin başka bir darı nispetle kendi coğrafi konumunu gösteren bir kelimeyi ad olarak depolamak makul bulmadığını savunmakta eleştirmektedir.
En eski Yunan-Latin kaynakları Araplar hakkında Saraceni, Saracenes ve Saracenus araştırması kullanmıştır. Bununla birlikte kastedilen Bâdiyetu’ş-Şâm, Sina yarımadası ve Edom yerel bölgeleri yaşayan Arap kabileleridir. Kelimenin anlamı MS: özellikle 4-5. ve 6 yıl’da bütün Arapları geçindirecek şekilde genişletmiştir. Öyle ki, kilise kâtipleri ve dönem tarihçileri Arap lafzını neredeyse hiç kullanmamış, bunun yerine Saraceni terimini tercih ediyor. Ortada Hristiyanların bütün Arapları hatta bütün Müslümanları nitelemek için bu tabiri ilk kez zikreden MS: 1.yy’da Nero zamanında yaşayan Yunanlı fizikçi ve Farmakolog Pedanius Dioscorides’tir.
Arapların Yaklaşımı: Buraya kadar Araplarla ilgilien bazı terim ve nitelemelere değinildi. Bunlar Araplara başka milletlerce verilen isim ve/veya sıfatlar olduğu için Arapların nasıl gördükleri ve tanımladıklarıyla ilgili bir fikir vermemektedir. Hemen ifade etmek gerekir ki, Araplarda milliyet bilincinin ne zaman ortaya çıktığını tam olarak bilinmemekle birlikte, bazı bilgilerin tahminine göre, M.Ö: 1.yy’dan daha öncesine giden bir millî şuurdan söz edilemez. Somut olmasa da kimi farklı kaynaklar Arap kavramını kullanımı dışında, Arap teriminden bir millet ismi olarak söz eden ilk metin, K.Kerim olduğu Araplar tarafından kabul edilmektedir. Bununla birlikte, buraya değinilen Asur anlayışında ve K.Mukaddes dahil diğer klasik dönem ürünlerinde Arapları veya Arabistan’ı nitelemek üzere kullanılan terimler (Aribi, Aribu, Erebh) bedevî, mahallede yaşayan, uzak vs. Ayrıca Sâmî diller açısından çalıştırma bu kök anlamının Arapçada bulunmaması dikkat çekicidir.
Özetle, Arap kısıtlamaları kök ve iştikakında farklı anlamlar ortaya koyma hakimiyeti. Diğer Sâmî dillerde yer alan “bedevî” veya “çöl” Anlamının, tekil kullanımı olmayan ve diğer iştikakları bilinmeyen bir ile temsil edilmesinden hareketle, (???) kökünün temel anlamının açık ve fesih konuşmak kelime olduğunu barındırır. Nitekim i-rab, ta-rîb, mu-rib gibi harekatta bu anlamn genelgeleri görülmektedir…
Arapların soyu: İlk yaratılmış insan ve ilk peygamber Hz. Hazret-i Âdem’den sonra birçok peygamber gelir. Hazret-i Nuh’un, insanlığın ikinci çocuğu olduğu ileri sürülür. Araplar, Hazret-i Nuh’un üç oğlundan biri olan “Sam”dan türemişlerdir. Bu nedenle ülke toprakları üzerinde ilk yaşayanlara “Samiler” adı verilir. Arap yarımadasındaki insanlar, Güney’den ve Batı’dan gelen kavim ve topluluklardan Semitik kökenli, “Sami” veya ” Semitik” adı verilen tek bir soya aittir. “Sami” kavramı, Bereketli Hilal bölgesinde yapılan kalıntı oluşumlarının sonucu, bölge İbrani, Arap ve Habeşlilerin yanı sıra “Semitik” insanların, dillerinin ve medeniyetlerinin ilk kez fark eden “Eski Ahit” ilim askerleri tarafından ortaya atılmıştır. Eski Ahit’e ait soy ağaçlarının bulunduğu yer, Sam ya da Shem’in ve devamında Nuh’un soyundan gelenlere ya da bu soyundan geldiği konuşmuş olan eski Yakın Doğu kavimlerinin tamamına “Sami” adı verilmiştir. Bu ünvan genel kabul görse de, iki nedenle dolayı karşı çıkılır. İlk, eski Ahit’e göre Nuh Tufanı’ndan sadece Nuh ve oğulları kurtulmuştur. Kutsal kitaplar, Gılgaméş Destanı ve birçok Sümer destanında da, tufandan kurtulmak için her cinsten bir çiftin bindiği geminin konduğu dağ, Cudi olarak belirtilmiştir. M.Ö 3000’lerde okyanus kümelerinin yükselmeler olduğu bilimsel olarak da belirtilmiştir. Basra denizinin toprak düzlemine yakın mesafede varlığı bu yıllarda zeminle ve zamanlamayla bitişmesi durumu vardır. Ayrıca Kur’an, tufanın Nuh’ un kavmine ceza ve diğer insanlara ibret olması için verildiğini belirtirken, bir nedenin de, aslında artan nüfusa bir tepki olarak da kuzeye taşındığıdır. İkinci nedense, Batı’nın yahudileri hariç, Sami ismi verilen toplumların hiçbirinin benzerleri Shem’in ya da Nuh’un biyolojik torunları olarak görmemeleridir. Eski Yakın Doğu insanlarını yaşayan ırka göre değerlendirmezler. Onlar için temel kıstaslar dil, din, kültür ve içinde yaşadıkları siyasi rejimdir. O dönemlerde, İbraniler dışında Arabistan’da ırk kavramı yoktur. Önderlik konusu ile ilgili: “O dönemler kimse, hiçbir kabile, Ben Arap’ım, Asur’um, Kürt’üm demez. En çok kendi kabilesi ve bağlı olduğu tanrı adına kendine kimlik takar. Öyle adlandırmak ister.” diyor. Gerçekte Arabistan’da yaşayan aktörler yerlilerdir. Mısır’ın altında Fenikeliler ve İslam hakimiyeti a yapılan göçler hariç, bölgedeki hareketler dıştan içe ya da dışardan dışarı olmamıştır. Bu nedenle bölge sadece dahili nüfus hareketlerinden bahsetmek olasıdır.
Yine bu bakış açısından farklı bir bakış açısı da; İbrahim’in farklı annelerinden İsmail ve İshak isminde iki oğlu olmuştur. İslam geleneğine göre İslam peygamberi Muhammed’in ve Arapların atası, İsmail’dir. Öte yandan Yahudi ve Müslüman kaynaklara göre İshak’ın oğlu Yakup’un soyundan gelenler İsrailoğulları’nı meydana getirirler.
Arapların soyuna ilişkin bir başka yaklaşım ise; Arabistan ortamından son çıkış gerçekleştiren Semitik kabilelerdir. Birinci dalga MÖ 6 binlerde Mısır ve Aşağı Mezopotamya’ya doğru gelişerek, burada oluşan yeni kültüre karışıp Mısır ve Sümer uygarlığının ortaya çıkışında rol oynamıştır. İkinci Semitik MÖ dalga 3 binden gelişmiş, Mısır ve Sümer uygarlıklarına güçlü güç olarak sürekli akıp durmuştur. İkinci Semitik dalga, MÖ 2 binlerde güçlü kabile şeflerinin ebeveynliğinde, Sümer uygarlığında hanedanların anlatımında etkili olmuş; bu tarihlerden itibaren kent yönetimlerine geçmişlerdir. “Amorit” olarak Hükümdarlar bu kabileler, bu tarihlerden önce Babil’den sonra Asur İmparatorluğunu oluşturmuşlardır. Maden ve orman ürünlerine ait kuzey ihtiyacı nedeniyle doğru harekete devam eden bu Semitik kabileler ve hanedanlar, Kürtlerin Kök-Ataları olan Horritlerle karşılaşmışlardır. Tarihte tespit edildiği tahminleri MÖ 2 binlerden beri ilişki ve kuşakları devam eden bu iki kökenden kabilelerin artıkları, başta Harran olmak üzere, Orta Mezopotamya’da halen iç içe yaşamaktadır. Bu kabilelerin bir karışımı da Hz.İbrahim’in öncülük ettiği İbrani kabile boylarıdır. Bu boyların Semitik ve Aryen kökenden ortak açıklamalara sahip oldukları anlaşılmaktadır. İlk kültürel varlığını temsil ederler. “İbrahimi geleneği” bu gururu geliştirerek, tek tanrılı dinlerin büyük çıkışını temsil ediyor. Coğrafi olarak Arap yarımadasını inceleme, içinde yaşanılan toplum ve tarih açısından ele alınması önemli ve önceliklidir. Çünkü coğrafya insanoğlunun yaşamının üzerinde yürüyor. Coğrafya ve tarih arasındaki krallık salt fiziki ve güçlü doğa parçaları olarak dar ele almamak gerekir. Zira coğrafyanın iklimi, bitki örtüsü ve hayvancılığıyla neolitik toplum şekillenmesi arasında kopmaz bir ilişki vardır. Bu harcanan tarih bu şans Verimli Hilal’e döndü. Onun için büyük bir coğrafyaya sahip olan Arap halkının yaşadığı coğrafik yapıyı kısaca tanıtmak, insanların yaşam alanlarına da açığa vuran bir başka etken olacaktır. Arap yarımadası, en geniş yerindeyse 1200 mil, en uzun yerindeyse 1500 mil’e ulaşan büyük bir kara parçası. Kuzeydeki Asya ile batı ucundaki Akdeniz yeşil bir iklime sahiptir ve topografyasında Arap Yarımadasından farkını hemen belli eder. Asya’nın güney ucu, yani Arap yarımadası kurak, yağmursuz bir iklime sahiptir. Haritaya doğum doğu uçtaki Mezopotamya’da görünen yeşilliğin kaynağı, Fırat ve Dicle nehirleridir. Yarımada, kuzeybatıda Akdeniz, batıda Kızıldeniz, güneydoğuda da Fars Körfezi ve Hint okyanuslarıyla komşudur. Batı kıyıları ve güney kısmın güneybatı ucu ise Hicaz dağları tarafından çevrilmiştir. İşte bu güney uçta eskiden beri saadet ülkesi ya da bereketli Arabistan olarak yönetici, Yemen bulunur. Bu coğrafi çeşitliliği kendinden topoğrafyada da geçmiş. Arap yarımadasında topoğrafik olarak iki farklı bölgeden söz edilebilir. Biri, anakara olarak da adlandırılabilecek yarımadanın büyük bölümü, diğeri ise daha dar bir alanı kaplayan ve anakaradan koruyucu olarak koruyucu Kuzeydeki yeşil alanlar ve batıda Hicaz, güneybatıda Yemen’in oluşturduğu sulak, yeşil ve verimli alanlardır. Çöl, yani anakara seyrek nüfusluyken, verimli alanlar ise insanla kaynamaktadır. Ancak, verimli, verimli alanları birbirine bağladığı için,
Bölgedeki yeşil alanlar da kullanımları birbirinden ayırın. Kuzeybatı ve güneybatı kesimi insanın faydalanmasından faydalanan bir bitki örtüsü sunarken, kuzeydeki yeşillikler, verimli olmayan dağsal tropik renklerden öteye geçmez. Güneyde ise diğer iki grubun karışımı görülebilir. Bir yanda alabildiğine verimli ovalar ve hurma ağaçları, diğer yanda ise çorak yeşil alanlar. Bu durum, uluslararası iklime geçiş dönemlerini daha da belirginleşir.
Bu tomografik şartlar, bölgeden yararlanılan hayvanlar da belirlemiştir. Sanılanın karşıtı Arap ortamıü hayvanlar için geniş bir bitki örtüsüne sahiptir. At, M.Ö 1500 yıllarında Arabistan’da hem estetik bir yaratık hem de bir savaş aracı olarak belirlemiştir. M.Ö 1500 -900 yıllarında bölgeden gelen Arı kabileleri tarafından etkili bir savaş aracı olarak kullanılmış, bu kavimlerin bölgede yaptıkları etkilerde etkilenmiştir. Daha sonraki süreç içinde de, burada bulunan kentlerin bir avantajı, üç imparatorluğa göre bir çevre teşkil etmesidir. Hiçbir İmparatorluk buraları bir türlü sınıra tam olarak dahil edememiştir. Çöl, adeta doğal bir savunma denizinde rol alıyor. Demire, Kılıç gücüne, ata kavuşan Arap kabilelerine hiçbir düzenli ordu gücüne dayanamamaktadır. Devenin bir derin gemi olarak ticarette oynadığı rol, yeni kavuşulan Arap atları ve Kılıçlar güvenliğinin doğal savunma gücüyle birleşince aslında stratejik tarihi aşamanın en temel koşullarında, olgunlaşmış halde bulunmaktadır. Önderlik : “Yöre kabilelerinin savunmada ilerlediği ve devenin hikayesi, Kuran’daki Ebabil kuşlarının attığı taşlarla Habeş ordusunu perişan etme öyküsünün dinsel anlatımıdır” der. İşte bu şartlar altında düzeltmen ve savaşların bir parçası olarak kullanılan; Arap dili üzerinde de etkili olmuş, Arapça fazlaya atla ilgili iki yüzden kelime gelmiştir. Tüm bunların bir araya gelmesi, birleştirilmesi bölgenin coğrafyasına uyum sağlanmasında zorlandığı. Kurak iklimlere ve Yumuşak topraklara alışkın olmayan atlar, egemenlik bölgesine uyum sağlamada kendisinden çok daha ileride olan deveye kaptırmıştır. Yumuşak topraklarda ayak yapısının gerektirdiği zorlanmadan yürüyebilen, kurak iklimde günlerce su ihtiyacını duymadan ağır yükleri taşıyabilen deve, bölge insanı için vazgeçilmez bir binek olmuştur. Deve susuz kaldıkça ilerlemek daha tatlı ve tuzlu hale gelir ki, bu da ortadaki uzun ve yorucu yolculuklarda sahibi için onu vazgeçilmez kazananlar. Deve, Arabistan’da M.Ö 2000’li yıllarda evcilleştirildi. M.Ö. 3000 yıllarında İran’da ve Türkistan’da Bactrian develerinin kalıntılarına rastlanmışken, develerle ilgili ilk büyük yapılara ve tabletlere ise M.Ö 1100 yıllarında geleneksel ell-halef sitelerinde rastlanmıştır. Deve de at gibi Arapların savaşlarında etkin rol oynamıştır. Araplar deveye de at ve aslan için yaptıkları gibi yaş, cinsiyet, ve fiziki karakterlere göre renk sayısız isim verirler. Bu gelenek hala sürer. Arabistan vahaları ve Verimli toprakları her zaman insanla ölüm. çöl kıtlığı, Sınırları sıkı hayat şekliyle insan karakterini gruplarını, insana bazı özel çerçeveler kazandırmayı, insani ve sosyal özelliklerden elde edeceğiniz. Disipline olmak için defterleri kontrol yuvası alma, cömertlik, grup sadakati, zihni meşguliyet, tasavvur ve tasvir gücü gibi özellikler evlerinin zorlayıcılığından dolayı kazanılmıştır. Çöl insanları zorlasa da hayatı imkansız hale getirmemiştir.
İlk zamanlardan itibaren, Arabistan halkının kuzeydeki verimli alanlara doğru göçleri olmuştur. Yaya olarak ya da merkeple göç ettikleri için yakınların çevresinde dolaşıp, suya ulaşabilecekleri vahalardan uzaklaşmamışlar. Kuzeye yaptıkları bu yolculuklar sonucu Mezopotamya’ya gelmişlerdir. Bu gerçek, Sümerlerin Akadları güneyden gelen göçebeler olarak tarifeye uygun düşer. Devenin ehlileştirilmesinden sonra doğudan batıya doğru göçler de gerçekleşmeye başladı.
( Bu yazının devamını dosyaları PDF olarak “Kürdistan’da Yaşayan Halklar ve İnançlar” konulan Komünar dergisinden okuyun. )