KÜLTÜREL BİR GELENEĞİN GÜNCEL HALİ: “KÜRT TÜRKSÜZ, TÜRK’DE KÜRTSÜZ OLAMAZ”

0

       KÜLTÜREL BİR GELENEĞİN GÜNCEL HALİ: “KÜRT TÜRKSÜZ, TÜRK’DE KÜRTSÜZ OLAMAZ”

 

 

Yılmaz BARAN

      Demokratik Sürecin Başlaması

      50 yılı aşan mücadele sürecinde gelinen aşamayı, Kürtler açısından yeterli bulan Önder APO bu tehlikeli gidişata dur demek için, demokratik süreci başlatmıştır. Mevcut örgütlülüğü ve silahlı direnişin getirilerini gözetmiş, siyasal ve hukuksal yanların eksikliği üzerinden, Demokrasinin ancak kalıcı bir Barış sağlayacağını belirtmiştir. Özgürlüklerin ve Demokrasinin kapısını aralamış, Barış olgusuna vurgu yapmıştır. Özellikle şiddete başvurmayı öz savunmayla sınırlamış, PKK’nin feshini öngörerek, Kongrenin yapılmasını istemiştir. İllegaliteye son vererek, legal mücadeleyi esas almıştır. Siyasal ve hukuksal yanların demokrasinin geliştirilmesiyle gerçekleşebileceğini belirtmiştir. Cumhuriyetin demokratikleşmesinin gereklerini belirterek, askeri şiddetle bir yere varılamayacağını vurgulamıştır. Ulus-devletin, federalizmin, kültüralizmin vb. yapılanmaların, milliyetçilik olduğunu söyleyerek, silahların susması gerekliliğini dile getirmiştir. Demokratik-Ulusu ve Öz savunmayı esas almıştır. Dünya gidişatının olumsuz uygulamalarının ve yanlarının ancak Demokrasiyle aşılabileceğini hedeflemiştir. Kürt ve Türk halklarının bugüne dek karşılıklı kavgaları, savaşları ve düşmanlıkları olmamıştır. Halkların kardeşliğini savunarak, Demokratik süreci başlatmıştır.

PKK ise; tüm kurumlarıyla söz birliği içinde EVET diyerek, döneme dahil olmuştur. Tüm ezilenlere ve yoksullara, özellikle kadınlara seslenmiştir. Dost bilinen aydınlar, entelektüeller, akademisyenler vb. yapılar ve kişiler Önder APO’nun başlattığı sürece katıldıklarını açıklayan beyanlarda bulunmuşlardır. Tüm dünyadan devletler nezdinde olumlu tepkiler gelişmiştir. Bütün dünya ezen ve ezileniyle birlikte EVET demiştir. Karşılıklı diyaloglar ve açıklamalar ardı ardına gelmiştir. Ve halen beyanlar yapılmaktadır. Kültürel-gelenek dile getirilmekte, ”bin yıldır birlikteyiz” denilmektedir…

Demokratik özlü bu birliktelik nasıl oluştu? Kültürel-gelenek neye dayanarak gelişti? Nasıl şekillendi? Bugüne kadar gelişi nasıldır? Hangi aşamalardan geçti? Evreleri nelerdir? Kazanımları neler olmuştur? Kayıpları nelerdir? Vb. sorulara ciddi anlamda yanıt olmadan, kültürel-geleneğin derinlikli ve bütünlüklü anlaşılması olanaklı değildir. Şöyleki;

Türkler boyutuyla; MS: 650-700-750’lerde çeşitli doğal afetler ardı ardına yaşanarak, göçlere sebep olmuştur. Mecburi haller ve gidişatlar açığa çıkmıştır. Yeni yurtluk ve yaşam mekanları arayışı gelişmiştir. Konar-göçer tarzda yeni yaşam mekanları bulmak umuduyla yollara düşmüşlerdir. Bileşik kaplar misali (fizik kanunlarında olduğu gibi) göçebe topluluklar olarak, yönlerini Ortadoğu’ya vermişlerdir. Nihayetinde Kürt topluluklarıyla karşılaşmışlardır. Anadolu’ya geçme istemleri Kürt Halkıyla ittifak geliştirmeyi getirmiştir.

Kürtler açısından ise; saldırı savaşı ve krizlerin yaşandığı süreçlerde yeni yüklemler gelişmiştir. Demokratik nüveler taşıyan bir kültürel-geleneğin inşasına ittifaklar yoluyla ulaşılmıştır. İstekler dahilinde gönüllülük temelinde söz konusu ittifak ve anlaşmalar yapılmıştır. Eşitlik ve kardeşlik çerçevesinde demokratik içerikli ve özgürlükler barındıran bu kültürel-gelenek, kabul görmüştür.

Bugün yaşanılan ulus-devlet faşizmi ve onun politikası olan stratejik-taktik yaklaşımların, komplo ve entrikaların Türk halkıyla ilgisi ve alakası yoktur. O dönemde savaşçılıkları öne çıkan Türk ve Türkmenlerin kirlilikle, karanlık işlerle, katliamlarla bağı bulunmaz. Tek dertleri vardır. O da Aile, Otağ ve Budun bilinciyle hareket ederek, yaşam alanlarını oluşturmak için yeni yurt-mekân bulmaktır. Yarı komünal bir tarzda, ahlaki yanı olan ve yarı devlet biçiminde bir yaşam içerisindeydiler. Bunların üzerinden Kategorik-kardeşlik ve kültürel-gelenek yapısı oluştu. Öyle sanıldığı gibi kolaylıkla oluşmadı. Bizans İmparatorluğu kendi kabuğuna isteği doğrultusunda ve hâkim olduğu Anadolu’dan rahatlıkla çekilmedi. Anadolu kapısı Türk ve Türkmenlere açılana kadar, nice zahmetler çekildi. Kürtlerle birlikte ortak savaşlar yaşandı. Akıtılan kanlar, verilen bedeller oldu. Sonuçta Anadolu halkları biraz da olsa nefes aldılar. Çünkü daha önce kimi Türkmen boyları, yaylalar da hayvanlarını otlatıyor, kendi inancı ve kültürüyle yaşıyordu. Anadolu halklarıyla tanışıklıkları ve alış-verişleri önceki asırlara dayanır. Kardeşliğe haiz bu demokratik olgular bir kültürel-geleneğin oluşmasına vesile olmuştur. Özgürlük, kardeşlik ve demokratik içerik taşıyan bu kültürel-gelenek, kalıcı hale bürünmüştür.

Aradan 500 yıla yakın süreç geçmiştir. Unutulan bu süreç, Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selimle Yerel Kürt Egemenleri ve Aşiret reisleri arasında anlaşmaya dönüşür. Kürt halkı ise; kendi yaşamını idame etmenin derdindedir. Bu tavırla kimi Kürtler, savaşta yer alırlar. Anlaşmayla birlikte kendi hayatlarına devam ederler.

Hal böyle iken, entrikalar durmamıştır. Şöyle ki; Hiyerarşi ve devletlerin oluşum süreciyle birlikte dinler ve mezhepler alet edilmiştir. İktidar-dini ve iktidar-mezhebi haline getirilmiştir. Komplolar, tuzaklar ve hileler ardı ardına sıralanmış. Toplumların dini ve mezhebi duygularıyla oynanmıştır. Hz. Nuh döneminden başlayarak, Kadim Sargon’un oluşturduğu Akkat devletinin İmparatorluk sürecine ve günümüze kadar uzanır.  Kurgusal manada halklar, karşılıklı kine, nefrete ve düşmanlığa büründürülmüş. Bazı kesimler bu yalanların etkisinde kalarak, kavgalı hale dönüşürler. Ulus-devlet’le birlikte bu süreç faşizme bürünerek sanal anlam da keskinleşir. Düşmanlıklar artarak devam eder.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, Büyük Selçuklu süreciyle temelleri atılan, Kürt ve Türk-Türkmen kardeşliğini ifade eden bu kültürel-gelenek, Osmanlı devleti zamanında anlaşmaya dönüşür. Mustafa Kemal döneminde ise; meclis kararlarına, bildirilere, basın açıklamalarına vb. röportajlara bürünmüştür. Sürekli kardeşlikten, ortak vatandan, birlikte kurulan meclisten, özerk-kent yapılarından ve sık sık kurucu unsurlardan bahsedilmiştir. Bütün bunlar demokratik öz ve özgürlükler taşımaktadır. Bu olumlu gelişmeler ekseninde Cumhuriyet kurulmuştur. Fakat 1924 Anayasasıyla bu tablo ters-yüz edilerek, milliyetçilik esas alınmıştır. Tüm demokratik nitelikler ve yaşam örgüsü bilerek ve bilinçli olarak, unutulmak istenilmiştir. Sonuçta oluşan Cumhuriyet demokratikleşemeyerek, ulus-devlet, pozitif-bilim ve Avrupa sömürgeciliğinden etkilenerek, Cumhuriyet adı altında yapılanmaya gidilmiştir. Tek tiplilik esas alınarak, Demokratik olmayan, özgürlükler içermeyen, İnsan haklarından ve kardeşlikten bahsetmeyen bir yapılanmaya yönelinmiştir. Bütün devlet kurumları ve oluşumları sanal-teklik (kurgusal-türklük) üzerine inşa edilmiştir. Maalesef, Erzurum Kongresiyle başlatılan, Sivas Kongreleriyle devam edilen, Amasya tamimleriyle derinleştirilen, kardeşliğe dayalı bu kültürel-gelenek, ulus-devlet belasıyla sona erdirilmek istenmiştir. Milliyetçiliğin karakterine uygun hareket edilerek, şovenizm eksenli propagandaları artırarak, faşizme yönelen geçişler yaşanmıştır. Zaman zaman böylesi olgular gerçekleşmiştir. Dünya genelinin gidişatı esas alınarak, Anti-demokratik, faşist-devletle pozitif-bilim eksenli sosyal kırıntılara sahip, ulus-devlet arasında gidip-gelinmiştir. Günümüz ekseninde ulus-devlet, diktatörlüğe yönelerek, faşizm esas alınmıştır. Uygulanan ise; Türk-İslam sentezidir. Cumhuriyet demokratikleşemeyince İslam-Cumhuriyetine dönüşme güzergahına yönelmiştir.

Bu pratiklere rağmen Önderlik; Demokrasi demektedir. Israrını sürdürerek, sokağa taşmış işkencelerin, ölümlerin, hapis ve sürgünlerin önüne geçmek istemektedir. Kardeşliği, barışı, politikayı, Özgürlükleri, hukuku ve doğuştan gelen hakların tesisini öngörmektedir. Önderlik; YDD ekseninde hareket eden, toplumların belalısı olan finans-kapital çağla (Kapitalizmle) mücadele yürütmektedir. Tüm Dünya halklarına Öncülük ve Önderlik etmektedir. Demokratik açılımı böyle anlamak önemlidir. Sığ tutmak, Kürtlerle hele hele parçayla sınırlamak, süreçten, paradigmadan ve demokrasiden uzaklaşmaktır. Dar milliyetçiliğe boğulmaktır. Anti-demokratik yaklaşım içinde bulunmaktır.

 

Geleneğin İnkârı

TC-devletinin kendi kuruluş amacına aykırı olarak geliştirdiği Kürt halkının inkarına ve soykırımına dayalı stratejik-siyaset geliştirilmiştir. Türkiye’yi var olan kaotik sürecin, sarmal-kriz dönemine sürüklemiştir. Türk ve Kürt birlikteliğinin, devlet şahsında gerçekleştirilmek istenilen, homojen-ulus yapılanmasıyla sonlandırılarak, kavgalı ve çatışmalı bir döneme girilmesini getirmiştir. Bu stratejik-politik tutumda, anlamsız bir ısrar görülüyor. Böylesi bir tarz hem Kürt hem de Türk toplumunun maddi ve manevi olarak yıkımlara götürmüştür. Bu çağdışı ısrarlar, güç kaybına ve fiziki yitimlere neden olmuştur. Bir yandan; bin yıllık kültürel birlikteliğin işlevini darbelemiş, diğer yandan ise; her iki halkın da gelişim ve dönüşüm eksenli büyüme ve yaratımlarına engel olmuştur. Öte yandan; bu kadim coğrafya da kültürel bir olgu olarak yaşayan, demokratik anlamlı tarihsel-toplumsal içerik taşıyan bir geleneğin, işlevsiz kılınmasıdır. Bu durum, var olan bu geleneğin şekilleniş temelini, güncel dayanağını ve demokratik özünü ifade eden, kültürün de inkarı demektir. Diliyle kimliğiyle kültürüyle geleneğiyle ülkesiyle tarihiyle vb. gibi doğuştan gelen, varlık nedeni sayılan olgular reddedilmiştir. ”Yok sayma” geliştirilmiştir. Özellikle yasaklar çemberine alınan dil’le işe başlanılmıştır…

Dili de kültürün bir parçası hatta kültürün ifade ediliş hali olarak görmek gerekir. Çünkü “Dilin kendisi bir toplumun kazandığı zihniyet, ahlak ve estetik duygu ve düşüncenin toplumsal birikimidir; anlam ve duygunun bilince çıkmış, ifadeye kavuşmuş kimliksel ve ansal varoluşudur…”(Ö: C:5) Siz, bunu inkâr edip yasakladığınız da toplumu, insani yapılanmadan da uzaklaştırıyorsunuz. İnsanı insan yapan dil, kimlik, kültür, vatan (Coğrafya), tarih vb. olgulardır. Bunlar her toplum için en fazla kutsiyet arz eden ve kutsanan değerlerdir. Onu bu kutsallıklarından kopuk bir çemberin içine alarak, adeta demir-kafese hapsedilen, et ve kemik yığınına dönüştürüyorsunuz. Halbuki insan ve onun varoluş yapılanması olan toplumsallık; kutsallıkları, değerleri ve gelenekleriyle vardır. Onun oluşum özünü ve biçimini inkâr edip, yasaklamışsınız. Kültürel ve geleneksel varlığını ortadan kaldırmaya yöneldiğinizde, geriye insani olgulardan kopuk, toplum dahi denilemeyecek bir yapılanma kalır ki; bu kabul edilir bir konum değildir. Ancak Ulus-devlet yapılanmasıyla toplumların başına böylesi bir kara-bela örülmüştür. Bugün Kürt Halkının Özgürlük ve Demokrasi mücadelesi, ulusları demokratikleştirerek bu örgüyü parçalayıp, binlerce yıllık bir kazanım ve değer olan, kültürel-geleneğe hayat kazandıracaktır. Kazanan sadece Kürtler olmayacaktır. Başta Türkler olmak üzere, Araplar, Farslar, Ermeniler, Asuriler-Süryaniler vb. tüm dünya halkları demokrasi deryasında buluşup, kaynaşarak, geleceği ve hayatı kazananlar olacaklardır.

 

      İdeolojik, Stratejik ve Politik Hedeflerin Sloganlaştırılması       

“Halkların Kardeşliği” (Bratiya Gelan) sloganı sıradan, basit ve günü kurtarmaya çalışan hatta politik manevraları ifade eden bir söylev değildir. Özgürlük Hareketi’nin sık sık dile getirdiği bu slogan, İdeolojik ve stratejiktir. Her slogan İdeolojik, stratejik ve politik hedeflerin, tümceye dönüşmüş, somut ifadesidir. Önderliğin ısrarla ve sürekli olarak dillendirdiği, Kürt ve Türk halklarının kardeşlik temelindeki birliktelik çağrıları da bu minvaldedir. Toplumların ve Halkların ayrı ve parçalı tutulması ve devşirilmesi; karşıtlığı, çatışmayı ve telafisi oldukça zor olan düşmanlığı getirir. Verili sistemler ile yerel işbirlikçi yapılar, halkları kamplara bölerek hem varlıklarını hem sömürülerini hem de hükümranlıklarının devamını sağlamak isterler. Bunun sürekliliği içinde Kürt ve Türk halklarının beraberlik geleneğini zehirleyip, ortadan kaldırmak için inkârı, soykırımı ve savaşı dayatırlar. Krizlerin derinleştiği, siyasi depremlerin yaşandığı dönemlerde ise; faşizmi bir kurtuluş olarak görüp, cinayet ve korku dünyasına sarılırken, kara delik misali; dipsiz girdaplarda yuvarlanırlar. İşte Kürtlere uygulanan bu soykırım rejimi sonuç alıcı olmadığı gibi sorunu daha da derinleştirmiştir. Bu gidişat, hayra alamet değildir. Kürt Halkının katliama uğramasını getirecektir. Kürtlerin kırımını öngörenler aynı zamanda Türkiye’nin de parçalanmasını sağlayacaklardır. Tıpkı Osmanlının başına geldiği bir sonla karşılaşacaklardır. Son dönemlerde sıkça dile getirilen Yeni Osmanlıcılık söylevi parçalanıp-bölünmeyi ifade eder. Türkiye üzerinde kara bulutlar dolaşmaktadır. Karanlık ve kirli eller iş başındadır. Bundan kurtuluşun yolu ise; demokrasiden geçmektedir. Bu kanayan yaraya Demokrasiden başka herhangi bir şey derman olamaz. Tek çare Demokrasidir.

Bu fiziki soykırımı önlemek, bunun vebalını çekmemek için Cumhuriyetin Demokratikleşmesine ihtiyaç vardır. Bu aynı zamanda Türkiye’nin bölünmesini önleyecektir. Daha zaman varken, Demokrasi olgusunu gerçekleştirelim. Cumhuriyeti, Anayasayı, Siyaseti ve Ortak vatan olan Türkiye’yi demokratikleştirelim. Barışı inşa edelim. Bunlar aynı zamanda Ortadoğu’nun demokratikleşmesi adımıdır. Bu Türkiye’nin büyümesi ve güçlenmesi demektir. Zihniyette dönüşmeyen, eskiye çakılıp kalanlar, Türkiye’yi parçalamak isteyenlerdir. ”Az olsun benim olsun” diyenlerdir. Hayır. Çok olsun hepimizin olsun. Ekonomik, Siyasi, Kültürel, Bilimsel, Teknolojik, İdeolojik, Sanatsal, Edebi, Felsefik vb. büyümelerden ve demokrasilerden kaçınmamak gerekir. Dönüşen ve gelişen birey ve toplum olurken, büyüyen ve yücelen Türkiye olur.

Anadolu ve Mezopotamya halklarının birlikteliği, Türklerin Ortadoğu’ya gelişlerinden çok öncelere uzanmaktadır. Neolitik süreçten başlamak üzere, Sümer kent devletlerine, Kassit-Babil dönemine, Hitit, Mitanni, Urartu süreçlerine, Med ve Pers zamanlarına, Part ve Sasani oluşumlarına, Emevi ve Abbasi İmparatorluğuna kadar gider. Anadolu ve Mezopotamya halklarının hem kendi yapıları hem de başkalarıyla birliktelikler temelinde ortaklaşmaları, maddi ve manevi bütünsellikler içinde hem dar anlamda hem de geniş çerçevede kültürel-gelenek olgusudur. Bu çerçevede Anadolu ve Mezopotamya’nın jeo-stratejik, jeo-politik birlikteliğini görmek, tarihi öneme sahip olduğu gibi güncel anlamı da yaşamsaldır. Yarınlar bu gerçeklikler doğrultusunda hayat bulduğunda hem anlamlanacak hem güzelleşecek hem de güç birliğinin getireceğe yaratımlara düzlem kazandıracaktır. Bu doğrultuda Anadolu ve Mezopotamya’yı genişleterek, geleneğin kapsamını Ortadoğu olarak değerlendirmek bu kültürel-geleneğin ifadesini güçlendirecektir. Ortadoğu’nun ortası ise; Kürdistan’dır. İnsanlığın ilk canlandığı ve ilk düşünceye ulaştığı, ilk emekle tanıştığı, ilk aletin yapıldığı yerdir. İlk Dil devriminin gerçekleştiği mekandır. Demokrasi ve Özgürlüklerin beşiğidir. Toplumsallığın kök hücresi buradadır. Bütün ilklerin ve yeniliklerin deryasıdır.

      

      Geleneğin Kültürel Dayanağı

Bu temelde “Ortadoğu’yu bir ülkeler topluluğu olarak değil, bir kadim kültür bölgesi gibi değerlendirmek daha anlamlı sonuçlar verebilir. Ne de olsa Doğu kültürünün orijinal ve temsili gücüdür, daha doğrusu zeminidir. Merkezî uygarlığın dört bin beş yüz yıllık hegemonik gücüdür. Neolitik çağın on bin yıllık sahibidir.”(Ö: 4. C.) Öyleyse Ortadoğu toplumlarında ortak hareket, uzlaşma, uyum ve birliktelikler de kültürel özellikler taşımaktadır. Aynı zamanda tarihsel ve toplumsal bir geleneğin ifadesidir. Geçmişi, içeriği, şekillenişi ve işlevi çok eskilere uzanan bu geleneksel olgular, toplumsal kültürlerin kategorik olarak, ortak düzlem boyutunu oluşturmuş gibidir. Karakteristik yapılanmasının ve özelliklerinin bir gereği olarak varlık gösterir. Bunlar topluluklar, toplumlar ve halklar arasında karşılıklı maddi ve manevi kültürel etkileşimin sonucudur. Ortak bir değere-geleneğe dönüşerek kabul görmüştür. Karşılıklı benimsenen bu gelenek kimi zaman dilimlerinde farklı iktidar odakları, sermaye sahipleri ve elitlerince çarpıtılmışlardır. Çeşitli karşıtlıklara, dışlanmalara, acılara, kavgalara ve kırımlara sebebiyet verse de özünü ve özelliğini kültürel bir işlev olarak hep korumuştur. Kısacası bu olguya kültürel-gelenek demek hatta kategorik düzlemde bir gelenek olarak tanımlamak, doğruya en yakın bir yaklaşım olacaktır.

Ortadoğu halklar tarihinin birçok önemli kavşaklarında bu kültürel geleneğin olgusallıkları, aleni olarak görülmektedir. Yine bunun pratik halini, somut kültürel bir yansıma olarak toplumların hayatında ve yaşam değerlerinde bulmak mümkündür. “İstisnalar kaideyi bozmaz” belirlemesi bazında kimi bencilliğe ve hanedanlığa dayalı olan, bireysel-çıkar çevrelerinin yaklaşımlarını bir kenara bırakırsak, Ortadoğu toplumlarının hiçbir bileşeni bunun aksini iddia edemez. Üstelik bu kültürel-geleneğin işlevli kılınmasında demografik sayıların, coğrafik ölçümlerin, maddi ve teknik zenginliklerin tek başına hiçbir kıymeti-harbiyesi yoktur. Ortaklaşma, birliktelik, uyum, uzlaşma vb. kavramlar toplumların varlık sebebidir. Toplumların kültürel değerlerini içerir. Bunların hem anlama kavuşturulup, yüklemli kılınmasında hem de pratikleştirilmesi olan yapısallıklarında, toplumsallık karşılık bulur. Kısacası kültürün doğru tanımında anlam kazanırlar. Maddi alana dahil oldukları kadar, manevi hayatın şekillenmesinde de etkili olurlar. Bu kültürel-gelenek sabit durmayıp tıpkı toplumlar gibi değişim ve dönüşümü yaşarlar. Varlıksal öz ve özelliklerini koruyup, güncelleşerek, akışkanlığını sürdürürler. Demokrasi ölçüsünde Barışın tesis edilmesini sağlarlar. Ancak egemenler eliyle bu değerler çarpıtılıp hükümranlığa, sömürüye ve inkara dönüştürülmediği sürece anlam kazanarak, cevherini koruyabilir. Sessiz ve derinden gelen bu kültürel-gelenek, toplumsal varlık harcını hem güçlendirir hem verimli kılar hem de zenginlik katarak, halkların büyümesini sağlar.

Konunun doğru ve yalın anlaşılması açısından, neden, nasıl ve niçin kültürel bir gelenek olarak ele alındığının, izahı gereklidir. Geniş kültür tanımıyla işe başlamak daha doğru olacaktır. Çünkü zihniyetin ve onun pratik halinin ifadesi olan yaşamın gerçekliği daha kavratıcıdır.

      Kültür: Toplumların akışkanlıkları sürecinde doğanın bir bileşenleri olarak, çevrelerinde bulunan toplumlarla içine girdikleri simbiyotik etkileşim ekseninde bulunurlar. Değişim ve dönüşüme açık olarak geliştirdikleri anlamlar ile yapısallıklarının bütünü olarak tanımlanan, olgular toplamını içerir. Toplumsal zihniyeti, anlam dünyasını, ahlak yasasını, sanatını, edebiyatını ve bilimiyle birlikte bunların niteliksel yapısallığını içeren siyasal, sosyolojik ve ekonomik alanları kapsar. Böylesi geniş ve anlamlı bir kültür tanımı bizi doğrulara taşırken birlikteliğin, uzlaşmanın, uyumun vb. olguların gerekliliğini ve hayati oluşunu da anlamlı kılarak, izaha kavuşturur.

Mitolojik söylevlerden yola çıkarak, toplumsal yaşamın ve iktidar odaklarının şekilleniş söylencelerin de bu kültürel-geleneğin işlevselliği rahatlıkla görülmektedir. Birçok kabile, aşiret, topluluk ve toplumlar birbirlerinin inancına ve tanrısına saygılı, değerlerine ve hayat şekillerine ölçülü davranış içinde bir arada varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yaşadıkları haksızlık ve zulüm karşısında gösterdikleri ortak tavır ile direniş zamanlarındaki birliktelikleri işte bu kültürel-geleneğin özüne ve özelliklerine bağlılıklarının davranış göstergesidir. Birlikte ve uyum içinde yaşamasını bildikleri gibi direniş günlerinde de amaçlar etrafında uzlaşarak, ortaklaşabilmişlerdir.

      

      Kategorik-Geleneğin Biçimleri ve İşlevleri   

Kültür olgusu oldukça gerilere gider. İnsanın sıçrama yaparak, toplumsallığa geçmesine kadar uzanır. Hem Demokratik-Uygarlığın hem de Devletli-Uygarlığın beslenme temelini oluşturan, önceki kültürleri bağrında taşıyan, Neolitik dönemdir. Bu kültürel değerler, geleneğin oluşmasında göz ardı edilmeyecek bir etkendir. Kökleri bu derece eskilere uzanır. Bu derinliği örneklendirip açımlarken, çeşitli biçimlere bürünen işlevselliğini de izah etmekte fayda vardır.

İşlevsellikler:

      1- Oluşum Özlü Birliktelikler: Hiyerarşi ve İktidar olgusunun oluşmasıyla beraber bu kültürel-(kategorik) gelenek, zaman zaman büyük yaralar ve tahribatlar yaşasa da işin özü ve esası değişmeyerek yoluna devam etmiştir. Topluluklar ve halklar bu kategorik-geleneği öz ve özellikleriyle birlikte, pratik yürüteni olmuşlardır. Demokratik-Uygarlık nehrinin bileşenleri olarak; ilk önce yaşam gidişatından rahatsız olan komün yapıları gelir. Devamla Etnisite hareketleri, kültür direnişçileri ve kadın oluşumları yer alırlar. Kumarbi ve Gılgameş-İnanna destanı vb… bunun örnekleridir. Ardından Peygamberler süreci başlar. Onların öncülüğünde başkaldırı ve direnişler gelişir. Hz. Nuh’la bu dönem hız kazanır. Hz. İbrahim hareketi ve Hz. İsa oluşumu başlar. Hz. Muhammed’in geliştirdiği Medine (Yesrib) Anlaşması diye tanımlanan Ümmetçilik yaklaşımı sırayı alır. Peygamberler dönemi kendi içinde birer devrim olsalar da aslında devletli-uygarlıkları yumuşatırlar. Yaşamı çekilebilir noktaya taşırlar. Bir çeşit reform hareketleridirler. Geleneğin oluşumuna başka bir örnek ise; Tarihteki ilk İmparatorluk olarak belirtilen, Akkad İmparatorluğunun yıkılışını gerçekleştiren Guti+Lulu ittifakı gösterilebilir. Bu birliktelik bütünlüklü olarak, komünal ve kollektiftir. Başka bir dinsel koldan ise; Zerdüştiler, Maniciler, Mazdekiler tam komünal bir hareket şeklindedirler. Sonrasında ise; isyancılar, yeni yaşam arayışçıları, kimi tarikat oluşumları, Ulusal Kurtuluş hareketleri, sosyalistler, feministler, anarşistler, çevreciler ve anti-kapitalistler sıralanırlar. Silsile devam eder. Tarihsel ve güncel direniş yapılanmalarıyla sessiz ve derinden akan geleneğin asıl örnekleridirler. Bunlar toplumların, halkların ve ulusların; demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi, komünal ve kolektif birlikteliklerini ifade ederler. Günümüz Demokratik-Modernitesinin düzlem kaynağını oluştururlar.

      2- Alt-Toplum ile Yarı-Üst-Toplumun Yaşam Beraberliği: Buna “Demokratik Uzlaşı Birlikteliği” de denilebilir. Bu geleneğin değişik ve çeşitli biçimlerdeki uygulamasıdır. Farklılıkları ve zenginlikleri barındıran toplumlar ve halklar, bolca mevcuttur. Bölge ve yerel egemenlerle birlikte ya da hükümran olmamış veya yarı-devlet yapılarıyla seviyeli ve saygılı ölçülerde yaptıkları ittifak ve antlaşmalarla sağlanan birlikteliklerdir. Bunlar Özgürlüklerle yüklü, Demokratik beraberliklerdir. Zaman zaman emperyal ve fetihçi saldırıları durdurmak ya da verili zulmü sonlandırmak için toplumsal çıkarlar ekseninde buluşup, ortaklaşırlar. Aynı ideoloji, sosyoloji ve siyaset konfederasyonları altında kısmi nefes almalarını ifade eden, birliktelikler oluşturmuşlardır. Bunları tarihin kavşaklarında görmek mümkündür. Bunlar ne devlettir ne de devlet dışı yapılardır. Yarı-devlet denilebilecek üst-yapılardır.

Örneğin: Asur zulmüne karşı toplumlara, topluluklara ve devletlere öncülük yapan, şemsiye rolünü oynayan Medler’in gerçekleştirdikleri birlikteliklerdir. Med İmparatorluğu sürecinde dış güçlere karşı, günümüzün a-devlet modeline oldukça yakın olan, Kabile konfederasyonları şeklindedir. Sonraki süreçte Medine-Mekke (Ensar-Kureyş) çelişkisini gideren, Halifelik süreci gelir. Daha sonra ise; Şeddadi (Kürt+Ermeni+Gürcü), (Müslüman ve Hristiyan) Konfederasyonu yer alır. Araştırma yazımız için önem arz eden; Alparslan öncülüğündeki Türk-Türkmen ve Kürt ittifakıyla kazanılan Malazgirt zaferi sırayı alır. Sonrasın da; Artukluların egemenlik zamanı başlar. Ve nihayetinde Selahaddin Eyyübi süreciyle devam eder…

Bu kültürel-(kategorik) geleneğin somutlaşmış halidir. Benzer birliktelikler adalet ve hakkaniyetle iç içe, bilim ve teknikteki atılımlarla beraber, düşünsel gelişim ve üretim yolunda mesafeler alınmasını sağlamıştır.

      3- Devlet ve Yerel-Egemenlerin Birliktelikleri: Bu kategorik-geleneğin çıkarcı biçimi, dar ve sığ çerçevede ele alınış tarzıdır. Yerel egemenler eliyle orta-sınıf ve kent eşrafınca uygulanarak, iktidar ve devlet şekillenmelerinde yer alırlar. Bunlar ikinci zümre olmanın kabulü biçiminde görülmektedir. Çokça dile getirilen “siz emir biz vezir”, “siz sultan biz yönetici” vb. söylevler bu geleneğin sürdürülüş biçimini ifade eder. Fakat toplumlar da Özerk-Konfederasyonlar şeklinde, kendilerini yönetirler. Komün ve kollektif tarzda yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Yaşama müdahale yoktur. Her kesim kendi inancı, dini ve hayat şekliyle yaşamı idame eder.

Misal olarak; İbranilerin Hiksos akınlarıyla birlikte gittikleri Mısır serüveniyle Hz. Yusuf söylencesinde yaşadıkları bunlara örnektir. Abbasiler dönemindeki Büveyhoğulları bürokrasisi, Selçuklu akınlarıyla fethedilen İran’da Nizamülmülk vezirliği vb. Mervani Kürt devleti, Hamdaniler süreci. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim döneminde kazanılan Çaldıran savaşı sonrası Kürt Beyleriyle yapılan anlaşma. M. Kemal’le başlayan beraberlik, Kurtuluş savaşı neticesinde ilan edilen Meclisin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk oluşum zamanları vb…  tarihi kavşaklar bu kültürel-geleneğin farklı bir biçimdeki sürdürülüş şeklini gösterir. Bunların günümüzdeki uzantıları olarak, Ortadoğu ve Kürdistan özgülünde sömürgeci devletlere ve iktidar odaklarına kendilerini bağlayanlardır. Onların siyasi parti ve meclislerinde kendi çıkarları uğruna boy gösterenlerdir. Zaman zaman ziyaret ettikleri toplumsal yapı vardır. Halkın içinde bulunduğu durumu, yaşadığı sömürüyü, zulmü ve adaletsizliği dillendirerek, vicdani rahatlamayı sağlamaya çalışırlar. Bu kesimler toplumsal, etnik ve insani haklar bazında kırıntılarla yetinenlerdir.

      4- İhanet ve İşbirlikçi Birliktelikler: Bu gelenek bazında kendi varlıklarını, çıkarlarını ve yerel egemenliklerini korumak için, toplumsallığa karşıtlık temelinde, ihanet ve işbirlikçilik konumu yürütülmüştür. Uğursuz kılınarak, lanetlendirilmiş olan bu geleneğin, tarihsel akış boyunca, değişik biçimlerde ve adlarda karşımıza çıktığını görmekteyiz. İhanet ve işbirlikçilik süreci bu toplumun bağrında yeşeren kültürel-geleneğin ters-yüz edilerek, devletli-uygarlığa eklemlenmiş halidir. Sümerler döneminde gerçekleşen Gılgameş-Enkido birlikteliğiyle Humbaba’nın şahsında Kürdi toplulukların katline kadar giden ve Kürdistan coğrafyasını talan ve yağmaya götüren dönemdir. Harpagos’la birlikte hareket eden zümrenin işlevi; Beko Avan’ın oynadığı rol; Diyap Ağa’dan tutalım Rêber Qop’a ve günümüzdeki uzantılarına kadar sürmektedir. Bu gerçekliği perçimleyen, dayanakları işlevini gören ve devamını sağlayan ise; destansı bir anlatıma sahip Gılgamış söylencesindeki Gılgameş ve Enkido birlikteliğidir. Söz konusu kültürel geleneğin çarpıtılarak, yozlaştırılmış, ihanet ve işbirlikçiliğe dönüştürülmüş hali olarak, ilk negatif örneğini teşkil etmektedir. Bu toplumsal geleneğin devletli-uygarlık uygulaması, aynı zamanda ihanet ve işbirlikçiliğin ifade ediliş tarzıdır. Günümüze kadar uzanmaktadır. Son elli yıldır bu geleneğin temsilini üstlenen, tıpkı Enkido ve Harpagos ruhunun güncel halini yaşayan ve yaşatmaya çalışan kişiler ve bazı ailelerdir. Kimi yöneticiler, yerel-iktidar odakları bu kategorik-geleneğin zifiri hale büründürülmüş şeklinin ifadesidir.

      5- Devletli-Uygarlık Birliktelikleri: Buna diğer bir deyişle ”Zorunlu Uzlaşı Beraberlikleri” de diyebiliriz. Mitolojilerdeki anlatımıyla hükümranlık kuran baş tanrının yanında diğer tanrıların da varlığını sürdürmesi bu geleneğin farklı tarzdaki izdüşümüdür. İktidar ve hükümranlığı temsil eden üst-toplum, bürokraside yer alırken, toplumun bazı kesimleri de farklı işlerde yaşam bulurlar. Bunları ve bu kişileri bir realite olarak görmek gerekir. Bu durum zor da olsa kısmen yaşamın çekilebilir hale büründürülmesidir. Kısacası dar anlamda yumuşatılmasıdır. Böylece toplumsal kültürün, emeğin ve birikimin çarpıtılmış ve yozlaştırılmış hali olan devletli-uygarlık ile bazı toplum yapılanması, bu geleneğin de sürdürücüsü olmuştur. Netice de toplumun bağrında yeşeren bu kültürel-geleneğin, devletli-uygarlığa ve işbirliğine yakın olan kimi toplumsal yapılara uyarlanmış halini, ızdıraplı da olsa, kabul ve teyit etmek gerekir.

 

       Birlikteliklerin Kazanımları

Sonuçta, Sümer kent devletlerinin oluşum ve varlık süreçlerinde hem toplum nezdinde hem de iktidar-devlet bazında bu geleneğin sürdürüldüğü açık ve yalın bir şekilde görülmektedir. Özellikle Sami ve Aryen kabilelerinin alt-toplum şeklinde aynı kent, kasaba ve köylerde birlik içinde olmalarıyla iktidar odaklarının üst-toplum olarak ortaklaşmalarıdır. Yine zaman zaman alt-toplum ile üst-toplumun uzlaşı ve uyum içinde birliktelikler kurmaları tarihsel bir gerçekliktir. Kimi Sümer kentlerinde (Lagaş, Nippur, Larsa, Şuruppak vb.) Aryenler başatken, bazılarında ise; (Ur, Uruk, Eridu, Sippar, Umman vb.) Sami kabileleri çoğunluğu sağlamışlardı. Başat olan toplum I nci, diğer toplum ise; II nci konumdadırlar. Ancak hem toplumlar kendi içlerinde hem de iktidarlar kendi alanlarında birlik, uzlaşı ve uyum içinde olmuşlardır. Fakat iktidar ve devletlerin kendi içinde uygunluk halindedirler. Öz itibariyle bunların, toplum karşıtı olmadıkları, onları düşman bellemedikleri, sömürü, gasp, talan ve tecavüzden uzak durdukları anlamına gelmez. Gelenek ve birliktelik içinde olsalar da karakter şekillenmeleri ve özellikleri eril zihniyet esaslıdır. Ancak toplumların yaşam şekillerine müdahale yapılmamıştır. Onlar komünal-kolektif tarzda veya benzeri biçimde yaşamışlardır. Birliktelikleri böyle olmuştur. Günümüz uygulamaları ise; ulus-devlet menşelidir.

Burada sormak gerekir. Neden ve niçin nasıl ve niye birliktelikler gereklidir? Getirileriyle birlikte açığa çıkardıkları yaratımlar nelerdir? Kısacası birlikteliklerin sonuçları neye doğru evrilir?

  1. a) Din, inanç, mezhep vb. yapılanmalar içinde buluşmalar, ideolojik ve politik birliktelikler oluşturur.
  2. b) Siyasi ve taktik ittifaklar zamanla çeşitli konfederasyonlara, kavim ve uluslaşmalara evrilerek, sosyolojik ve politik yapılanmalarla sonuçlanabilir. Farklılıklarını koruyarak ortak kimlik altında buluşmalar gerçekleşebilir.
  3. c) Müşterek düşman ve çeşitli güvenlik konuları bağlamında amaç eksenli stratejik ve taktik beraberlikler oluşturulurken, saygı bağlamında siyasi birlikler kurulmuş olur.
  4. d) Söz konusu edilen beraberlikler sonuçta sosyolojik etki ve etkilenmeleri koşullar. Ayrıca bu birliktelikler henüz başlangıç aşamasında olan yeni bir sosyolojik yapılanmanın daha ileri bir konuma sıçrama yapmasını sağlar. Ya da sosyolojik olarak bir üst düzlemde buluşmayı getirir.
  5. e) İdeolojik, politik ve sosyolojik birliktelik veya ortaklıklar aynı zamanda zihniyet, ahlak yasaları ve anlam dünyasıyla bütünlük içinde olmayı koşullar.
  6. f) Çeşitli birliktelikler, aynı coğrafya üzerinde aidiyet duyguları geliştirir. Karşılıklı akrabalık ilişkileri kültürel akışı tetikler. Bu durum ortaklaşmanın düzlemini güçlendirir.
  7. g) Toplumsal anlama kavuşan birliktelikler, simbiyotik etkileri tetikler. Ortak savunmayı, bilimsel ve teknik gelişmeleri, ekonomik üretkenliği, yaratıcı sanatlarda buluşmayı getirir.

Türk denilen boyların Orta Asya’dan kopup Ortadoğu’ya özellikle de İran coğrafyasına peyderpey gelmeleri kendi içinde büyük değişikliklere sebebiyet vermiştir. Ortadoğu toplumlarının kültürel olarak sahip oldukları anlamlılık ve yapısallıkların, etkin-etkileme diyalektiği ekseninde işlev kazanırlar. Farklı anlam ve yapılara bürünmeleri de çok uzun zaman almaz. Verili olan kültür katmanları içinde varlığını sürdürürken, kültürel olarak, büyük değişiklikleri yaşamışlardır. Egemen tabaka kendini İktidar-İslam’ına katar. Üst-toplum olarak, İslam-aristokrasisi içinde asker-komuta kademesinde yer alırlar. Fakat efendisine benzeşme ve onlarla bütünleşme olgusunda yol almışlar. Emekçi ve yoksul kesimler ise, alt-toplum katmanlarıyla ittifaklar halinde, kaynaşma, benzeşme ve bütünleşme güzergahına dahil olmuştur. Verdikleri ve kattıkları az olsa aldıklarının bolluğu karşısında değişikliğe uğrayan kültürel yapıları, Ortadoğu geleneğini benimsemelerini getirmiştir. Bu gelenek; Anadolu ve Mezopotamya toplumsallığının tarihsel ve kültürel içerikli birliği, beraberliği ve kaynaşmayı getiren, değerleri kapsamaktadır. Bunlar daha öncede vurguladığımız gibi; dinsel, zihinsel, ahlaki ve sanatsallıklarla birlikte siyasi, sosyolojik ve ekonomik yapılarına dayanan geleneksel değerleri kapsar. Geçmişin zayıf birikimleri ve değerleri üzerinden gelişen bu büyük dönüşüm olgusunu yaşarlar. Bu değişiklik geniş anlamda kültürel sıçramayı ve onun değerlerine dayalı geleneklerin de kendi yapılanmalarında işlevsel kılınmasını getirmiştir.

Türk-Türkmenler olarak Ortadoğu tarih sahnesine dahil olan bu topluluklar, önceleri yoğunlaştıkları İran coğrafyasında Tuğrul Beyin liderliğinde İran Selçuklu devletini oluştururlar. Saray içinde sultanlık tahtıyla birlikte, ordu gücü konumlanırken, yönetim erkini ise, geçmişin bürokrasisi yürütür. İran şahsında Özellikle Alparslan’ın iktidar döneminde vezirliğe getirilen Nizamülmülk’ün “siz sultan biz yönetici” söylevi hayata geçirilir.

Göçlerin devamıyla yer-yurt sıkıntısını aşmak ve geniş topraklara ulaşmak için Anadolu’ya geçmek amacıyla Kürtlerle karşılaşırlar. Yapılan ittifak sonucu birlikte kazanılan “Malazgirt Savaşını doğru çözümlediğimizde, Kürt-Türk ilişkilerindeki temel stratejik mantık da anlaşılacaktır. Durum özce şöyledir: Kürtler batıdan ve kuzeyden gelen Roma-Bizans saldırılarına karşı varlıklarını korumak ve geliştirmek için güçlü müttefiklere ihtiyaç duyuyorlardı. Arap-İslâm güçlerinde bu imkânı gördüler. Türk boylarının bölgeye gelişine kadarki süreçte Arap güçleriyle geliştirdikleri ilişkiler temelinde, hızla İslâmlaşmalarının temel nedenlerinden biri bu güvenlik ihtiyacıydı. Türk boylarının yeni yurt ihtiyaçları onları ya Kürtlerle savaştırıp işgalci güç konumuna düşürecekti ya da bu mümkün olmazsa, ittifak kurup Bizans İmparatorluğu’nu daha da batıya sürerek kendilerine yerleşkeler kuracaklardı. Her iki taraf Malazgirt Savaşı’na bu stratejik mantıkla girdi. Savaş kesinlikle Bizans İmparatorluğu’na karşı Kürtlerle Türklerin ortak savaşıydı.” (C:5) Burada her iki toplumun büyük çoğunluğunun İslam dininde olmaları, diyalog içine girmelerinin önkoşulunu sunmuştur. Aynı dinin mensubu olmaları, ideolojik ortaklığı getirirken, sosyolojik benzerlikler de beraberliğe yakınlık katmıştır. Özellikle Bizans’ın Kürtler üzerindeki baskı, sıkıştırma ve inanç farklılıklarına dayanan yağma ve talan seferleri bıktırıcı olmuştur. Her iki topluluk için ortak düşman sayılmış ve güvenlikleri için tehdit ve tehlike olarak görülmüştür. Türk boylarının askeri yanlarının güçlü oluşu bu yakınlığı daha da artırmıştır.

Selçuklu sultanı Alparslan’ın öncülüğünde yarı bağımsız Kürt-Mervani devletiyle buluşmaları zor olmamıştır. Ayrıca yörenin değişik bölgelerinden birçok kabile yapılanmalarını güçlerine katarak, Bizans’ın saldırganlığına karşı ortak siyasi-askeri hedeflerde bir araya gelinmiştir. Kültür yapılarını temsil eden kimi değerlerin de çakışması bu ittifakın gerçekleşmesini kaçınılmaz kılmıştır. Her iki güç Malazgirt ovasında konumlanırlar. 4O’lı yaşları aşmanın olgunluğu ve birikimiyle Muhammed Alparslan, Kürt ve Türk-Türkmen ittifak gücüne komuta eder. Bizans kuvvetlerinin başında ise, İmparator IV. Romen Diyojen’dir. Ordusunun çekirdeği dışındaki yoğunluklu güç; Slav, Gürcü, Kıpçak, Got, Alman, Frank vb…’lerinden müteşekkil olup, Peçenek gibi Türkmen budunlar da, paralı askerleridir. Bir tarafta; ortak din örgüsü altında, müşterek düşmana ve onun zulmüne karşı, varlığını sürdürme nedeniyle gönüllü oluşmuş bir ittifak gücü olan Türk-Türkmen ve Kürt birlikteliği yer almış. Diğer tarafta ise; hiçbir haklı gerekçesi olmayan, talancı ve zalimane uygulamalarıyla Kürtlere ve Anadolu haklarına saldıran, çürümüş ve miadını doldurmuş olan Bizans imparatorluğu vardır. Ve onun derlediği, para gücüne dayanan ve başka hiçbir ortak noktaları bulunmayan, değişik kültür ve inançlara sahip toplama paramiliter ordu kuvvetleri, karşı karşıya gelirler. 26 Ağustos 1071 günü gerçekleşen meydan muharebesinde Kürt ve Türk-Türkmen ittifak gücü, savaş meydanının galibi olur. Günümüze kadar çokça sözü edilen Malazgirt zaferi, Kürt ve Türk-Türkmen ittifakının bir sonucuydu. Hatta Alparslan’ın ordu mevcudundan daha fazlasını Kürt kabile-aşiret savaşçıları oluşturmuştu.

Bu başarının ardından TC’nin kuruluş süreci dahil, Kürt-Türk beraberliği değişik adlar ve yapılar içinde varlıklarını karşılıklı saygı ve hakkaniyet temelinde yürütmüşlerdir. Dönem ihtiyaçlarına göre güç birliği yapmışlardır. Bu birlik karşısında zorlanan Bizans ise, İstanbul-Marmara ve Kuzey Ege’ye sıkışmıştır. Ege’nin büyük bir bölümü ile İzmir ve Antalya’ya kadar Türkler yayılırlar. Anadolu’yu tamamen kaybeden İmparatorluk her gün daha da küçülmeye, krizler içinde debelenmeye sürüklenir.

Savaşın açığa çıkarttığı neticeleri şöyle sıralayabiliriz.

1- Türk-Türkmen ve Kürt kavimleri için tarihi bir dönemin ve birlikteliğin başlamasıdır.

2- Bu tarihi dönem özellikle Türk-Türkmen ve Kürt toplulukları için daha önce başlayan kavimleşme sürecinin büyük bir oranda tamamlanmasıdır.

3- Türk-Türkmen boylarının Anadolu topraklarına yayılmalarının önündeki engel kaldırılmış, adeta Anadolu’nun kapıları Türk-Türkmenlere açılmıştır.

4- Bizans İmparatorluğunun asırlardır Kürtler üzerinde yürüttüğü talan, gasp baskıları sonlandırılarak, gelişmenin önündeki ciddi bir batı engeli kaldırılmıştır.

5- İslâm dini bu ortaklaşma ilişkisinde onları birbirine yakınlaştıran ve birlikte hareket etmelerini sağlayan tetikleyici dinamik-güç olmuştur. Önderliğin belirlemesiyle; “harç görevini görmüştür”.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu içinde özerk yapılar olarak varlıklarını devam ettiren Kürt aşiretleri ve beylikleri, bu ittifakla Bizans’ın baskı ve talanından kurtulmuşlardır. Muhammed Alparslan sonrası özellikle Harput’tan Urfa’ya, Amed’ten Mardin ve Hasan Keyfe kadar uzanan Artuklular hakimiyetinde hayatı sürdürürken, kazanımları sadece siyasi tavrın sonucu geliştirdikleri askeri başarıyla sınırlı kalmamıştır. Malazgirt savaşının sonuçları Politik, Sosyolojik, Ekonomik, Felsefik, Sanatsal, Edebi, Bilim ve Teknik alanlara yansıyarak bir bütün kültürel yapılanmaları etkilemiştir. Bu kültürel-(kategorik) geleneğin doğru ölçülerde, yerinde ve zamanında işlevsel kılınması, dönemin çekim merkezlerinden biri olmayı başarmalarını sağlamıştır. Zafer sarhoşluğuna kapılmayan, iktidar kavgasına bulaşmayan Kürtler ve Türk-Türkmenler birçok alanda ortaklaşıp, yaratımlara ve yeniliklere imza atmışlardır.

Zorunlu göçler ve Malazgirt zaferiyle başlayan Büyük Selçuklu dönemiyle Artuklular süreci özel irdelenmeyi beklerken, kısaca getirilerine vurgu yapmakta fayda var.

  1. A) Siyasi kazanımlar: Dinsel örgü altında ortak düşmana karşı yapılan politik-askeri ittifak zaferle sonuçlanınca, Kürt-Türk İdeolojik-dinsel birliği pekişmiş ve dinin ahlaka, sanata, edebiyata, bilime, teknolojiye ve felsefeye yansımasını getirmiştir.

Uzlaşma, uyum, uygunluk ve beraberlik karşılıklı saygı ve hoşgörü içinde gelişerek devam etmiştir. Böylece Kürt Aşiretleri ve Mirlikleri Özerk yapılarını geliştirerek, korumuşlardır.

Kürt-Türk ittifakının zaferi, siyasi-askeri getirileriyle birlikte, dış saldırılara karşı ortak savunmayı güçlendirmiş, karşılıklı olarak güveni ve iradenin gelişimini tetiklemiştir. Psikolojik üstünlük ve rahatlama sıkışmaları giderirken, gelişmelerin önünü açmıştır.

  1. B) Sosyolojik getiriler: Kürtler için; klan, kabile ve aşiret sosyolojisinin bir üst aşamasını ifade eden kavimleşme süreci hızlanarak tamamlanma dönemine girmiştir. Böylece Kürtler hem kabile hem aşiret hem de bir üst örgü olan kavimleşme içinde Türk-Türkmen ve diğer Müslüman olan-olmayan halklarla birliktelikleri, kültürel geleneğin devamı olarak işlev görmüştür. Türkler ise; aile, otağ ve budun yapılanmasından kavimleşmeye geçiş yaşamışlardır. Dinin ve onun örgüsü olan kavimleşmenin sonucunda ahlaki ölçülerin değişmesini, geleneklerin farklılaşmasını kısacası verili olan dine uyumunu ve uygunluğunu getirmiştir.
  2. C) Ekonomik başarılar: İdeolojik ve politik başarıların yansıması olarak, ilim, fikir ve teknikteki atılımlar yaratımlara ve ürüne dönüşmüştür. Kervan yollarının işlevi artarken, kesişme noktalarındaki pazarların zenginliği dillere destan olmuştur. İpek ve Baharat yollarındaki yoğunluk hem gelir artışını sağlarken hem mal çeşitliğini zenginleştirmiş hem de taleplerin karşılanması için üretimi hızlandırmıştır. Harput, Urfa, Amed, Mardin vb. şehirler ile kırsalında hem toplumların kendi içinde hem de alt-toplum ile üst-toplum arasındaki uyum ve uygunluğu geliştirmiştir.
  3. D) İlim, fikir ve Teknikteki gelişmeler: Büyük Selçuklu İmparatorluğu hakimiyet alanını kapsayan Antalya’dan Konya’ya, Kayseri’den Erzurum’a, Sivas’a, Elazığ’a, Halep’e, Urfa’ya, Amed’e, Mardin’e, Hasan Keyfe, Musul’a oradan, Batı İran ve Horasan’a kadar külliyeler oluşturmuştur. Bu külliyelerdeki medreseler eliyle ilim, fikir ve teknik gelişmeler her yere ulaşmıştır.

Dinsel örgüye dayalı bu eğitim sisteminin gelişim göstermesi bilgi, birikim ve deney-tecrübelerin yoğunlaşmasıyla olmuştur. Felsefe, fizik, astronomi, tıp, matematik-geometri, sanat, mimari, edebiyat gibi alanlarda bugün dahi aşılamayan ve çözülemeyen hesaplar ve yapılanmalar, düşünce ve yöntemler ile ürünler ve verimlilik geliştirilmiştir.

Birkaç örnek vermek, konuya anlam ve dikkat kazandıracaktır. Türk-Türkmenlerde;

Hacı Bektaş Veli (1209-1271); Mutasavvıf, Alim ve İslam Filozofudur. Bektaşiliğin düşünce ve öncüsüdür. Aynı zamanda örgütleyicisidir. Takipçilerine ise; Bektaşi denilir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi (Afganistan/Belh:1207-1273 Konya): tasavvufçuilahiyatçı ve Sufi bir Şairdir.

Tapduk Emre (13 yy. da yaşamıştır); Şair ve Öğretmendir. Yunus Emre’nin hem Mürşidi hem de hocasıdır.

Yunus Emre (1240-1320); Ünlü Şair ve Mutasavvıftır. Aynı zamanda derviştir. Halk Ozanı olarak ünlenmiştir.

Kürt boyutunda ise; yılların kültürel birikimi ve mevcut durum canlılık yaratmıştır. Gelişmeler her alanda yansımasını bulmuştur. İttifak ve sükûnetle birlikte gelişen yumuşama atılımı geçekleştirmiştir.

Baba Tâhir-i Uryân (Hemedan: 1019-1055): Lurî ve Hemedanî nisbeleriyle Kürt’çe yazmıştır. Şairler arasında saygın bir konuma sahiptir. Şairin, gezgin bir derviş olabileceği söylenmektedir.

Şahâbeddin Sühreverdi ( esas adı; Yahya bin Habeş bin Emîrek)-(1154 – 1191): Kürt filozofu ve alimdir. İşrakilik  isimli fikrî akımın kurucusudur. ‘’İnsan yarı tanrı, Tanrı mükemmel insandır’’ sözü ona aittir. Yaratılan maddi-nanevi her şey, insan merkezlidir. Ayrıca ‘’Ortadoğu maneviyatın, Batı ise Maddiyatın dünyasıdır.’’ Vb. tesbitler ona aittir. Anadolu ve mezopotamya’da yıldızı parlamaya başlayan Sühreverdî’nin başarısı çeşitli -Tutucu, yobaz ve doğma olan- kimselerin ona karşı çıkmasına yol açmıştır. Sonunda Halep ulemasının kararıyla dönemin iktidarlarınca, Sühreverdî 1191’de (37 yaşında) idam edilir.

Yine bir başkası ‘’Rüyam da, Kabeyi etrafımda dönerken gördüm’’ diyerek, idama gider.

Silvan’da bulunan, 1147 yılında Dicle nehri üzerinde kurulan Malabadi Köprüsü sadece bir mimari harika olmayıp, çeşitli sanat ürünlerine ev sahipliği yapmaktadır. Yine köprünün orta kemerinin altından, bugün bile meşhurluğunu haklı olarak koruyan Ayasofya kubbesinin, rahatlıkla geçebildiği büyüklüktedir. Renkli taşlardan yapılan köprü, sanat eseri denilecek bir demir işçiliğine sahiptir. Dünyadaki köprüler içerisinde kemeri en geniş (38,60 m.) olandır. Bugün dahi henüz bu statik hesap aşılamamış ve neye göre, nasıl, ne şekilde bu belirleme yapılmıştır? sorusu halen sorulmakta ve cevabı aranmaktadır.

Evliya Çelebi bu köprüyü ayrıntılarıyla anlatırken, hayranlığını dile getirir. Yine Fransız Albert Gabriel: “Modern statik hesabının olmadığı devirde bu açıklıkta o zaman için böyle bir eser hayranlık ve takdiri muciptir… Balkanlarda, Türkiye’de, Orta Doğu’da bu açıklıkta, bu yaşta köprü yoktur.” diyerek, bir gerçeğin altını çizer.

Yine Hasan Keyf’te bulunan kaleyle bağlantılı Dicle nehri üzerinde inşa edilen, açılan ve kapanan köprü dönemin ilgisini çeken eserdir.

Seyyahlara göre; Amed’te iç kale denilen mevkideki yönetim sarayı harikalarla doludur. Terazi sistemine (tartı kefelerine) göre, insansız olarak otomatik açılan ve kapanan kapılar, sakilik yapan, enstrüman çalan (zemberek sistemine göre yapılmış, mekanik kurmalı) demir adamlar. Bugün dahi geçerli olan mühendislik harikası olarak tanımlanan ve çözümlenemeyen Dilatasyon Fugaları vb… birçok veri, dönemin yazılı kaynaklarında yer almıştır.

      Ebû’l İz El Cezeri (1136-1209-Îsmaîlê Cizîrî) den bahsetmek, insanların kafasını karıştıracak düzeydedir. Bilim adamı ve mühendistir. Fizik ve mekanik alanlarında yoğunlaşarak, pek çok ilke ve buluşa imza atar. Yaptığı otomatik makineler günümüz mekanik, robot ve sibernetik bilimlerinin temel taşlarını oluşturmaktadır. Otomasyon konusunda da günümüze ışık tutar. Sibernetiğin ilk adımlarını atar ve ilk robotu yapıp çalıştırır. Pozitif-bilimlerce Robotun ve sibernetiğin babası olarak tanımlanır. Ayrıca Leonardo da Vinci’ye ilham kaynağı olduğu söylenir.

Bilinen bir çok eseri mevcuttur. Burada 80’den fazla tasarı mevcuttur. 50 proje hayat bulmuştur. Bunların kullanım esaslarını, yararlanma olanaklarını çizimlerle göstermiştir. Ayrıca Amed Ulu Camii’de bulunan Güneş saati onun eseridir.

İsmaîlê Cizîrî kitabında; “tatbikata çevrilmeyen her teknik ilmin, doğru ile yanlış arasında kalacağını” belirtir.

      Nizami Gencevi (1141-1209), Felsefe, Edebiyat, Geometri, Astronomi, Tıp gibi alanlarda çalışmalar yapan şair ve düşün adamıdır. Divan edebiyatında uygulanan ”Xemse” sistemi onun eseridir. Filozofik yanı ağır basan Gencevi için Hegel: ”biz düşüncelerimizi Gencevi’nin cebinde hazır bulduk” der.

Yine seyyahların anlatımlarına göre; Ticaretin, tekniğin oldukça gelişkinlik gösterdiği, atölye tarzı üretime -ön fabrika diyebileceğimiz bir aşamaya- geçildiği belirtilir. Metal işlemeciliğinde ve tekstil alanında patlamalar yaşar.

Erzurum, Urfa, Amed, Mardin gibi şehirlerdeki gelişkinlikten bahsederken, Kahire, Paris, Pekin, Tahran, Moskova vb. yerlerden tüccarların bu kentlerde yoğunlaştıklarını vurgularlar. Bu şehirlerin çarşıları, caddeleri, günümüzün vitrinlerle süslü mağazalarını anımsatmaktadır.

Benzer örnekleri sıralamak mümkündür. Ancak anlaşılması gereken ise Türk-Kürt birlikteliğinin hangi sonuçların doğmasına zemin teşkil ettiğidir. Bugün bunların üstü Kapitalist-modernite tarafından örtülmüş, görünmez kılınmıştır. Döneminde ise, Avrupa’nın çok ilerisinde adeta bir ön Rönesans sürecine girilmiştir.

Kürt edebiyatı başta Hevremanca (Hewremî) sayesinde gelişti. Luristan ve Erdelân bölgelerinde Goranca’nın bir Yârsân/Ehl-i Hak inancına mensup pîrler arasında ortaya çıkan ve sonradan yazıya geçirilen Yârsân sözlü edebiyatıdır.

Bunun ilk temsilcisi; Melâ Perîşân-i Dîneverî (Kirmanşah; 1356-1416): Perîşannâme adlı mesnevisi günümüze ulaşan şairdir.

Ancak I. Moğol saldırılarıyla kısmen, II. Moğol saldırısı olan Timur ordularının geride bir yıkım ve telafisi mümkün olmayan felaket zinciri bırakmasıyla rönesans süreci sekteye uğramıştır. Talan ve yağma, yıkma ve yakma, gasp ve tecavüz, ölüm ve kırım her iki Moğol saldırılarının artlarında bıraktığı harabeye dönen, çölleşen diyarlardır. Bu duruma iktidar kavgaları da eklenince geride ne resmi ittifak ne de antlaşmaya dayalı birliktelikler kalmıştır. Alt-toplum, üst-toplum arasındaki uzlaşmaya dayalı uyum ve uygunluktan geriye kalan ise alt-toplumun kendi içinde zayıflamışta olsa, geleneksel birlikteliğidir. Bu kategorik geleneksel birliktelik Kürt ve Türk toplumlarını birbirinden ayrılamaz bir olguya dönüştürmüştür.

Türk egemen sınıfları sıkıştıklarında, zorlandıklarında ya da krizli dönmelere girdiklerinde Kürtleri hatırlamış ve yeniden ittifaklar yolunu seçerek, birlikteliğin tekrardan oluşmasını sağlamaya çalışmışlardır.

Ancak Kürt ve Türk halklarının birlikteliği ise, güncelliğini yitirse de hiçbir zaman birbirlerinden kopuş gerçekleşmemiştir.

 

Türk Egemenlerinin Kürtleri Hatırlaması

Osmanlı süreci yeni bir antlaşmanın yapılmasını zorunlu kılmıştır. “Osmanlı Sultanı Birinci Selim, İran Safevi Hanedan İmparatorluğu’nun yayılmasını yine benzer bir ittifak anlayışıyla durdurmuştur. Aynı tarihlerde (1514-1517) güneyden gelen Mısır merkezli Memlûk Sultanlığı da İdris-i Bitlisî öncülüğünde kurulan ittifakla önce durdurulmuş, sonra yıkılmıştır (…) 1514 yılındaki Çaldıran Savaşında Yavuz Selim’in ordusunda yeniçerilerden daha fazla Kürt beylik ve aşiret kuvvetleri vardır. Savaş hem verilen yer hem de askeri bakımdan Osmanlı-Kürt ittifakıyla (Amasya’da yirmi sekiz Kürt Beyi ile Yavuz Selim arasındaki protokol) kazanılmıştır. Memlûkların Urfa ve Mardin’deki hâkimiyeti göz önüne getirildiğinde, Mercidabık (Kuzey Suriye’de Halep’e yakın bir yer) Savaşının da benzer karakterde olduğu görülür…” (Ö: C:5)

Osmanlı Sultanıyla yapılan uzlaşma ve antlaşma zemini içinde karşılıklı güven ve güvenlik sağlayan bir durumdur.  Antlaşmanın kimi maddeleri şöyledir:

  1. a) Kürt Mirleri Beyleri ve aşiret reisleri bağımsız olacak
  2. b) Beyliklerde yönetim, Sultanın onayından geçmek şartıyla Kürt geleneklerine göre soydan geçecek.
  3. c) Kürtler Osmanlılar yanında savaşa katılacak.
  4. d) Kürtler, halifelik hediyesini ödemekle yükümlüdür.
  5. e) Kürtler Sultanla birlikte savaşa katılmak zorunda olmaların karşın; Mirler, Sancaklar ve Ocaklar sınırlarını genişletmeyecekler.

f-) Kürtler ve Kürdistan’ın dış saldırılara karşı savunmasını Osmanlı İmparatorluğu yapacak.

İdari durum:

Antlaşma sonucu Kürdistan bölgeleri üç (3) kategoriye ayrıldı: 1-Hükümetler, 2-Yurtluklar=Ocaklar, 3-Sancaklar.

Bu antlaşma doğrultusunda Kürt ve Kürdistan gerçekliğinde bir gelişim süreci yaşanır. Özellikle elde edilen siyasi kazanımlar Ekonomi, Ticaret, Teknik, Üretim, Edebiyat, Mimari vb. alanlara yansır. Kültürün tüm boyutlarıyla kazanımlı bir döneme adım atılmış olur.

Şeref Han’ın (1543 – 1603 Bitlis):

Özellikle Bitlis emirlerinden yazmış olduğu “Şerefname” adlı tarih çalışması günümüzde bile en anlamlı bir eserdir. Devlet adamı, siyasetçi, edebiyatçı, şair ve yazardır.

Fekiyi Teyran (1561-1641; Müküs):

      Kürt mutasavvıfşair ve halk edebiyatçısıdır. Eserlerinde doğatasavvuf ve halk hikâyeleri ön plandadır.

Melayê Cizîrî (1567-1640 Cizre):

Asıl adı; Ahmed b. Muhammed el-Boti (Bohtî) dir. Kürt Mutasavvıf, Şair ve alimdir. Bugün hala dile getirilen şarkılara dönüştürülen şiirleri mevcuttur.

Ahmedi Xani (1651-l707 Doğubeyazit):

Dünya Klasiklerinde yer alan, ünlü eseri Mem-ü Zin bu dönemlerin ürünüdür. Kürt şairyazaredebiyatçısosyologdilbilimcikelâmcımutasavvıfastronom ve filo       zof’tur.

Teksiltil işinde büyük atılım yaşanır. Örnek olarak; Sultan IV. Murad’ın dillere destan Otağını Diyarbakırlı çadırcı ustaları örerler.

Xarput, Erzincan, Erzurum, Urfa, Amed, Mardin gibi kentlerde gelişmelere bağlı olarak, Kahire, Tahran, Moskova, Paris, Londra, Pekin   vb. yerlerden tüccarların bu kentlerde ticaret için bulunduklarını belirtirler. Bu şehirlerin çarşıları günümüzün vitrinlerle süslü mağazalarını anımsatmaktadır. Üretimin, yeniliğin ve zenginliğin ileri aşamalara sıçraması, kültürel gelişmeleri de tetikler.

Bitlis merkezli kültürel sıçrama ve yapılaşmalar, bugün bile hayranlıkla dillendirilmekte ve seyredilmektedir.

Türklerde (Osmanlı) ise; Batıda yaşanan tıkanma, doğuya yayılarak aşılmış olur. Osmanlı devleti İmparatorluk sürecine geçmiş olur. Ve Osmanlı bir doğu İmparatorluğuna dönüşür. Cami, medrese, kapalı çarşılar, köprüler, su kemeri ve sarnıçların inşasında atılım yapar. Külliyelerin sayısı hayli artar.

      Matrakçı Nasuh (1480-1564); matematikçi, kartograf, coğrafyacı, minyatürcü, mucit, denizci, ressam, mekanik bilimci…

      Mehmed Ebussuud Efendi (1490-1574); Hukukçu, Şair ve Kur’an Müfessiridir. Şeyhülislam görevinde bulunmuştur.  Verdiği fetvalarla bilinir.

      Sinaneddin Yusuf (Mimar Sinan 1488-1590);

Mühendis ve Mimardır. Camii, Mescit, Medrese, Su yolu, Köprü, Saray, Kervansaray, Hamam vb. toplamda 375 eser inşaa etmiştir. 102 yıl yaşamıştır.

      Hezârfen Ahmed Çelebi (1609-1640);

      Mücit ve Bilgindir. Galata Kulesinden, Üsküdar’a kadar 3358 mt. uçmuştur.  Hezârfen kelimesi ise; “bin fenli”, “bin hünerli, bin marifetli” anlamındadır. Kürtçe, Farsça, Ermenice ve Suryanice bir kelimedir.

      Evliya Çelebi (Derviş Mehmet Zilli: 1611-1681);

Seyyah ve nesir (tarih) yazıcısı olarak bilinir. 40 yıl seyyahlık yapmış, 257 şehir gezmiştir. Zekası ve güzel konuşmasıyla bilinir. 10 Ciltlik seyahatnamesi mevcuttur. Daha nice şahsiyetler bu süreçte varlık göstermişlerdir.

 

Kurgusal Türklüğün Ulus-devleti

Osmanlı İmparatorluğuyla yapılan antlaşma taraflarca yenilenip, güncelleştirilmeyince, hükmü yavaş yavaş erimeye ve İller yasasıyla birlikte ortadan kaldırılmaya başlanınca çatışmalı bir süreç başlar. Önceleri Mirler ve Beyler öncülüğünde gelişen isyanlar, zamanla yerini tarikat ve Ağalara oradan da örgütlere=partilere bırakır.

  1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası kargaşa ve kaos durumu derinleşir. Osmanlı İmparatorluğu İngiliz, Fransız ve İtalya arasında paylaştırılarak Sevr antlaşması yapılır. Ardından Yunan Krallığı harekete geçirilerek, Ege ve İç Anadolu işgale çalışılır.
  2. Kemal’in Kürtlere dayalı çıkışı, büyük bir kesim tarafından olumlu ve uygun bulunarak, karşılıklı saygı ve varoluşsal haklar temelinde uzlaşma yoluna gidilir. İnkar ve asimilasyon söz konusu değildir henüz. Ancak toplumun başına bela edilen ulus-devlet yapılanmaları şoven ve milliyetçi strateji ve politikalarla homojen bir yapı oluşturmaya doğru gider. TC-devlet elitlerinin oluşturduğu kurgusal-türklük hem Kürtlerin hem de Anadolu halklarının başına bela edilir. Buna karşı gelişen Kürt isyanların da şiddet uygulanarak, ölüm ve katliamla bastırılarak, kültürel soykırım sürecine geçilir. Kürtlerin böylesi bir durumu kabullenmeleri, başkalaşarak kimlik ve kültürlerinden, dil ve tarihsel gerçekliklerinden kopmaları mümkün olmaz. Her türlü yasağa, işkenceye, zulme karşı direniş gösterilir. Halende bu devam etmektedir.

Kurgulanmış bir kimlik ve uydurma-mitlere boğulmuş bir tarih bilinciyle mevcut sorunların çözüm yoluna girilmesi olası değildir. Ancak doğru adlandırma ve tanımlamalarla kültürel-gelenek etrafında sorunlar çözüme kavuşabilir. Yeter ki; inkardan ve soykırımdan vazgeçilsin. Anlaşılması olanaksız olan ise; Ulus-devletin faşizmi tırmandırarak bu gidişatta ısrar etmesidir. İnada dayalı politikalar dönemi orta çağda kalmıştır. Döneme ve gelişmelere vakıf olmak gerekir. Demokrasinin çözemeyeceği hiçbir sorun yoktur.

Demokrasi geleneği toplumsaldır. Ortadoğu halklarının yaşam kaynağıdır. Birlikteliklerin gelecek örgüsüdür. Binlerce yıldır zengin, üreten ve dönüştüren bir kültürün sahibi olan Ortadoğu, bilgi ve birikim deryasıdır. Geçmiş zamanlar da en sıkışık ve kaoslu hallerden çıkışların çözüm yollarını ve ideolojisini bulmuştur. Demokratik-Ulus çözümünü geliştiren, halkların birlikteliğini öngören Önderlik paradigması büyük bir hazinedir. Bu kaynak gücünü ve beslenme damarlarını Ortadoğu demokratik-kültürüne bağlamıştır. Bu kültürel miras ve dünya deneyimleriyle oluşturulan Demokratik-uzlaşı çözümleri, bölge halkları için beraberliğin yaşam dayanağıdır. Bu beslenme dayanakları her sorun ve krizli hallerin hatta kaoslu durumların çözüm formülü olmuştur. Ortadoğu’nun geçmiş kültür ve inançlarından beslenen İslâmiyet, Hıristiyanlık ve Musevilik aynı kökene dayanır. Bu dinlerin zaman farklılıkları içinde güncelleşerek ifadeye dönüşmesi dönem çözümlerini getirmiştir. Bu çözümler geniş anlamdaki demokrasi esaslı kültürel tanımlardır. Aynı zamanda halklar arasındaki geleneksel ortaklığın açık bir örneğini ortaya koymuşlardır. Ortadoğu gerçekliğinin yalın izahı budur. Birliktelik hayatın her olgusuna sirayet etmiş gibidir. Sadece “Kürt Türksüz, Türk’de Kürtsüz Olamaz” demek yeterli değildir. Ortadoğu’nun gelişim gerçekliğinde, kültürel oluşum ve akışında halklar birliktelik içinde olmalıdır. Kürt Türksüz olamayacağı gibi, Arap, Fars, Ermeni ve Suryani-Asuri olmadan da, Kürt olamaz. Tersi de geçerlidir. Tıpkı bir madalyonun iki yüzü gibidir. Türk, Arap, Fars, Ermeni ve Suryani-Asuri Kürtler olmadan da onlar olamazlar.

Peki, olursa ne olur? Her şeyden önce kendilerine ve onların yaratımı olan kültürlerine ters bir olgudur. Eşyanın tabiatına aykırıdır. Nasıl ki, Kürtlerin demokratikleşmesi, Türklerin, Arapların, Farsların ve bir bütün Ortadoğu’nun Demokratikleşmesini getirecekse, soykırıma tabi tutulmuş Kürtlükte aynı zamanda Türklerin, Arapların, Farsların vb. diğer Ortadoğu halklarının kırımıdır.  Demokrasiden, Özgürlüklerden ve genel temel haklardan yoksun bir durum gelişir. Bugün yaşananlar ve gerçeklik budur. Mevcut durumun halkların kültürel geleneğine uygun ve uyumlu hale getirilmesi gerekir. Uzlaşı, ortaklaşma ve birliktelik insani ve toplumsal varoluşun karakteri ve özelliğidir.

 

      Cumhuriyet Türkiye’sinin Kazanımları Neler Olabilir

Ortadoğu halklarının doğru temelde ve çatışmasızlık ekseninde, geliştiren ve dönüştüren olabilmeleri için birliktelikleri, ortaklıkları gereklidir. Bunun içinde iktidar ve egemen yapılarıyla da uzlaşma, uyum ve uygunluk içinde olmak kurtuluşun, kısacası demokrasinin gerekleridir. Ve demokratik yüklem, Ortadoğu’nun kültürel olgusunun, oluşum karakteridir. İşe, demokratik-anayasal çözüm ve güvence ile başlanmalıdır. Verili tekçi cumhuriyetlerin, demokratik kılınmasıyla yola çıkılmalıdır. Bütün zehirlenmelerin panzehiri olan demokrasi olgusu, bütün yapılanmaların ve oluşumların başatı haline getirilmelidir. Özyönetim ve Özsavunma eksenli özerklikler, demokratik-ulus çatıları altında buluşturulunca halkların kardeşliği ve bu birlikteliğe dayalı Ortadoğu halklar bayramı gelişir.

Cumhuriyetten bu yana gelişenleri ve gelişmeleri dikkate aldığımızda ortaya çıkan ise, Türkler açısından büyük bir zayiat vardır. Birkaç trilyon dolar tutarındaki kayıplar düşünüldüğünde, Türkiye Cumhuriyeti halklarıyla toplumlarının ne kadar geri ve mağdur bırakıldığı daha iyi anlaşılmış olacaktır. Kör bir inat uğruna neler kaybedilmiş. Hesabı dahi yapılamaz olmuştur. Bunun ceremesini çeken Türkiye Halkları ve toplumları olmuştur. Kazananı ise, uluslararası güçler ile birkaç işbirlikçi hanedanlardır. Buna kazanım demek ne kadar doğrudur. Türkiye halkları devasa diyebileceğimiz kayıplara uğramıştır. Hem maddi hem manevi hem de fiziki kayıplar tahmin edilemeyecek miktardadır. 100 yılı aşan bu inkâr siyaseti çok büyük yitimleri beraberinde getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti heba edilerek, kurbanlık koyun misali sunulmuştur. Demokrasi, özgürlükler, insan hakları, emek konuları vb. hususlarda aşırı derecede geri kalmıştır. Kadın haklarında ise adeta sınıfta çakılıp kalmıştır. Orta çağı yaşamaktadır. Biçim, özü kurtarmaz. Türkiye ye gerekli olan ise Özdür. Ve ona uygun olan biçimdir. Her öz, bir biçimle ifadeye kavuşur. Ancak Türkiye’de ise bu öz yoktur. Acilen Demokrasiye adım atılarak, öze geçiş sağlanmalıdır. Böylece Dünya Öncülüğü yakalanmış olur. Siyaset ve Hukuk, demokratik nüveler kazanır.

Kürt cephesinde ise, tahlili zor olan, acılarla kazanılmış, bilinç ve örgütlülük mevcuttur. Bütün kayıplara, yıkımlara ve şiddete rağmen Kürtler kazançlıdırlar. Demokrasi, Özgürlük ve İnsan Hakları temelinde yeniden yapılanmış olarak, Siyaset ve Hukuk mücadelesini Demokratik ölçülerde yürütmektedirler. Demokrasi ve Barışın ne demek olduğunun bilinciyle hareket ediyorlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.