Diyalektiğin Donması, Toplumsal Sorunsallığın kökeni ve kadın.
Toplumsal sorunların çoğu zaman sınıf çelişkisi, devlet zorbalığı ya da ekonomik eşitsizliklerle başladığı düşünülür. Oysa bunlar, daha temel ve önsel bir sorunsallığın kurumsallaşmış biçimleridir. Asıl köken, doğaya içkin diyalektiğin toplumda donarak bastırılması ile ortaya çıkar. Toplumsal sorun, çelişkinin varlığından değil, çelişkinin bastırılarak hiyerarşiye dönüştürülmesinden doğar.
Tartışırken düşünsel ve toplumsal diyalektiği ele alırken indirgemeci ve genellemeci yaklaşımdan uzak durmak gerekir. Diyalektiksel anlamda çelişkilerin donma noktası yeni bir tartışma konusudur. kuşkusuz bu donma hali tüm alanları içine almaktadır fakat indirgemeci yaklaşıma girmemek gerekir. Kadın-erkek ilişkisi, toplumun ilk ve en derin çelişkisidir. Bu çelişkinin bastırılması, yalnızca kadının değil, toplumun, düşüncenin ve yaşamın diyalektiğini de dondurmuştur. Ama Önder APO, ‘idealizm ve materyalizm arasındaki çelişki iyidir’ demektedir. Yani bu çelişki, düşünsel gelişmeyi ve yeni çözüm yollarını teşvik etmektedir. Sorun çelişki değildir, çelişkinin bastırılmasıdır, sorun tek yönlü diyalektiğin donmasıdır, idealizm-materyalizm, birey-toplum, madde-anlam gibi çelişkiler gelişim alanıdır. Kadın ve erkek çelişkisi ise bastırıldığı için kriz alanıdır.
Diyalektik Nedir? Diyalektik, yaşamın ikileme dayalı iç dinamizm ve ritmidir. Farklı ya da karşıt öğelerin birbirini dışlamadan, bastırmadan, etkileşim yoluyla birbirini dönüştürmesini ifade eder. Doğada bu diyalektik, zıtların birliği ilkesine göre işler, gece-gündüz, ölüm-doğum, hareket-durağanlık, dişil-eril.
Dişil ve eril, doğada yalnızca biyolojik farklılıklar değildir, yaşamın sürekliliğini sağlayan, bir birini var eden ve tamamlayan karşılıklı işleyiş biçimleridir. Doğada bu bir sorun değil aksine yaşamı var edendir. Dişil olan doğurgandır, içe dönüktür, üreticidir, eril olan dışa dönüktür, hareketlidir, koruyucudur. Bu fark doğada çatışma yaratmaz. Tersine, birlikte var olmanın dinamiğidir.
M.Ö. 30.000’lerden itibaren gelişen ilk insan toplulukları olan klan, bu diyalektiği kendi toplumsal yapısına da taşımıştır. Kadın doğurganlığı nedeniyle ilişkisel düzeye yönelen, toplayıcılık faaliyetiyle ilk kültürün gelişimini yaratan, üretimi ve bakım emeğiyle toplumun kurucu figürüdür. Erkek ise avcılık ve dış savunmayla klan komünün çevresiyle ilişkisini düzenler. Bu işbölümü eşitsizliğe değil, karşılıklı tamamlayıcılığa dayanır.
Bu dönemde henüz devlet, mülkiyet, sınıf ya da yazı yoktur. Toplumu düzenleyen şey, ahlaki-politik ölçüdür. Ortak karar alma, yaşamsal dengelerin gözetilmesi, topluluğun kendini denetleme gücü vardır. Kadın, yalnızca üretici değil, aynı zamanda anlam verici ve kutsal bir varlık olarak tanınır. Bu nedenle yazılı tarih öncesi dönemlerde tanrıça figürleri yaygındır, kadın figürü doğa, bereket, yaşam, doğum ve zamanla özdeşleştirilmiştir.
Doğal toplum çelişkisiz değildir, çelişkiler vardır, kadın, erkek, genç, ihtiyar, toplama, avlanma. Ama bu çelişkiler bir çatışma değil, diyalektik bir akıştır. Hiçbiri mutlaklaştırılmaz, hiyerarşiye dönüştürülmez, çünkü ahlaki-politik toplum çelişkileri toplum lehine çözecek güç ve iradeye sahiptir.
Devlet, sınıf ve şehir öncesi yaşanan çelişkiler çözülmekle birlikte, soy arası çelişkiler aile içinde hiyerarşik bir düzeye taşırılır. Mekânsal anlamda Ana erkil-ata erkil gerginliği ve çelişkisi olarak ailede erkek hiyerarşisi gelişir. Avcılıkla somutlaşan güçlü kurnaz erkek grubu, bu çelişkileri yönlendirir ve devlet çekirdeği denilen hanedanlık kültürü gelişir. Aşağı Mezopotamya ilk şehir kültüründe bu çelişki ve gerginlik kadın şahsında doğal toplum lehine bir denge pozisyonu korunur.
Bu akışın ilk sarsıldığı anlatı, Gılgamış Destanıdır. Uruk kralı Gılgamış, tanrıça İnanna’nın kutsal evlilik teklifini reddeder. Çünkü o döneme kadar kutsal tapınaklarında tanrıçalarla büyük ritüel eşliğinde gelişen evlilik ilişkilerinde çok geçmeden erkekler öldürülür. Bu kadının erki erkeğe devretmeme geleneği olarak gelişir. Yani Bunun da sosyolojik açıklaması, tanrıça yerini erkek tanrıya bırakmak istememesidir. Çünkü kadın yerini bir erkek tanrıya bırakırsa başına ne geleceğini biliyor. Sonraki din ve bilim süreçlerinde nasıl bir süreç geliştiği bilinmektedir. İşte Gılgamış’ın bu durum karşısında ki tutumu kaçış ve ölümsüzlük arayışı biçimindedir. Öldürüleceğini bildiği için Gılgamış kaçıyor.
Önder APO bu duruma ilişkin ‘Gılgamış’ın farkı artık öldürülen bir erkek olmaktan çıkmasıdır. Öldürülen bir erkek olmaktan çıktıktan sonra bu destan vücut buluyor. Ve taşlara kazınıyor, tuğlalara yazılıyor, bugüne kadar gelen bir erkeklik çağı başlatılıyor. M.Ö. 4000’lerden M. Ö. 2000’lere Babil hükümranlık dönemine kadar egemenlik yavaş yavaş erkeğe geçiyor. Bu sefer tersinden erkek bu yüce kadın tapınağını alıyor. Gılgamış Enkidu’ya (ki büyük ihtimalle o dağlardaki proto Kürt oluyor) bir fahişeyi gönderiyor. Bir destandır ama bir fahişe üzerinden erkeği elde etme kültürü de vardır. Ne yapıyorlar? Allayıp pulluyorlar. Zaten tapınağı var biliyorsunuz en seçme kadınlar tapınaktadır’. Demektedir.
Yine de Gılgamış döneminde kadının kutsallığı tamamen ortadan kalkmamıştır. Toplumsal yapı henüz bütünüyle erkek egemenliğine geçmemiştir. Diyalektik yara alır ama tamamen donmaz.
Toplumsal ilişkilenme ve çelişkilerin gerçekten donduğu nokta, Enuma Eliş destanı ile simgelenir. Babil yaratılış destanında, tanrı Marduk, dişil kaos tanrıçası Tiamat’ı öldürür. Ve onun bedeninden evreni yaratır. Bu mit yalnızca dini değil, toplumsal dönüşümü de anlatır.
Kadın, artık yaşamın öznesi değil, yaratılan maddedir.
Eril, yalnızca savunucu değil, yaratıcı ve düzenleyicidir.
Toplumsal düzen, tanrılar panteonu tarafından onaylanarak kurumsallaştırılır.
Bu, çelişkinin tamamen bastırıldığı ve diyalektiğin donduğu andır.
Donma şu anlama gelir,
Farklılıklar eşit değil, hiyerarşik hale gelir ve mutlak tek taraflı bir iktidar süreci başlar.
Karşıtlıklar etkileşmez, biri diğerine hakim olur.
Anlam, yalnızca bir dikey merkezde toplanır.
Kadın, doğa, toplum, kutsallık ve bilgi alanlarından sistematik biçimde dışlanır.
Kadın artık ikilemin diğer ucu değil mutlak ektir ve eve hapsedilir.
Sonuç olarak, diyalektiksel donma biçiminin gelişim süreci böyle açıklandıktan sonra, akışkan olan diyalektiksel çelişki denilen sürecin, kadın endeksli olması bir sorun olarak ele alınabilir mi? Sorusu önemlidir.
Kadın merkezli doğal toplumun tarihsel varlığı, ne bir anaerkil miti ne de ters yüz edilmiş bir tahakküm düzeniyle açıklanabilir. Arkolojik bulgular, mitolojik anlatılar ve yaşam döngüsüne dair kolektif hafıza, bu dönemdeki toplumsal yapının bir egemenlik ilişkisi değil, doğal çelişkilerin ahlaki-politik bir denge içinde işlendiği bir sistem olduğunu ortaya koyar. Kadın bu sistemin ilişkisel, anlamsal, ahlaksal ve deneyimsel merkezindedir. Çünkü doğurgandır, besleyendir, anlam kurandır. Toplumsallaşmaya doğru evrilen ilişkilerin ilk geliştirenidir. Bu merkezlik ya da kurucu rol, bir üst varlık olmaktan değil, toplumsal yaşamın sürekliliğini kuran ilişkisel döngünün temsilcisi olmasından gelir. Bu süreçler sanıldığı gibi sıradan ve yumuşak bir dönem ve alan değildir. Aksine toplumsallığın inşasında doğanın insanlaşması, yaşamın kurallı bir yapıya kavuşması ve ahlaki-politik ölçülerin yerleşmesi için belirli bir katılığa ihtiyaç vardır. Toplumsal yaşamın sürekliliğini sağlayan döngüsel ahlakın kendisidir.
Bu dönemde erkek figürü bastırılmış değil dönüşümün bir parçasıdır. Avcı erkek avcılık ilişkiseliği nedeniyle avcılar kulübü olarak denilen ön militarist döneme evrilme sürecindedir ve toplumsallığa bu iş bölümü üzerinden katılmaktadır. Daha sonraki dönemlerde kutsal evliliklerdeki ritüel ölümler, bir toplumsal cezalandırma değil, ölüm-yaşam döngüsünün kültürel yeniden ifadesidir. Kurban edilmek, mitolojik düzlemde erkek düşmanlığı değil, doğayla uyumlu bir akışın parçası ve dengenin bozulmaması için de toplumsal üretimin erkeğe geçmemesinin teminatı olarak gelişir. Bu yönüyle kadın merkezli toplumsallık, tahakkümden değil, çelişkinin bastırmadan toplumsal anlamında dönüştürülmesinden doğar. Diyalektiğin özü tam da budur. Farklılıklar bir biriyle çatışarak yok edilmez, karşılıklı etkileşimle anlam kazanır. Doğal toplum bu anlamda diyalektiğin canlı örneğidir, bastırma yoktur, bastırılmış olanı yeniden üretme çabası yoktur, süreklilik vardır.
Bu nedenle Gılgamış’tan önceki kadın merkezli yaşam, iktidar değil, dönüşüm merkezli anlam kuruculuğudur. İktidar, bu döngünün içinden değil, bu döngüyü kırmak isteyen eril mutlaklaşmadan doğar. O kırılma anıyla birlikte artık doğa parçalanır, toplum hiyerarşik parçalara ve dikeye dönüşür, kadın bastırılır ve diyalektiğin akışı donarak yerini devletçi-hiyerarşik mutlak tahakküme bırakır.
- Toplumsal Sorunsallığın Başlangıcı
İşte bu donma hali, toplumsal sorunsallığın başlangıcıdır. Artık sorunlar rastlantı değildir, toplumsal yapının kendisi sorun üretir hale gelir. Kadın artık üretici özne değil, kontrol edilmesi gereken bir nesnedir. Onunla birlikte diyalektiğin tüm öğeleri -doğa, ahlak, bilgi, üretim, topluluk, farklılık- bastırılır.
Toplum artık akışkan bir organizma değil, donmuş bir iktidar makinesine dönüşür. Bu kırılma, tarihin en köklü bastırılmış çelişkisini doğurur, Kadın-erkek çelişkisi artık ne akışkan ne de dönüştürücüdür. Artık bu çelişki, yalnızca kadın üzerinden değil, tüm toplum yapısı üzerinden muazzam tekellerle yeniden üretilecektir.
Diyalektiğin donması bir anda ortaya çıkmaz. Önce bir zihniyet kırılması yaşanır, hiyerarşik zihniyet mülkiyeti gelişir, ardından bu kırılma simgesel düzlemde kalıcılaşır, sonunda da kurumsal yapılara dönüşerek toplumu bütünüyle biçimlendirir. Kadının toplumsal yaşamdan, kutsaldan ve anlamdan dışlanması, yalnızca cinsiyet temelli bir ayrımcılık değildir. Bu, toplumun iç dinamiklerini donduran, yaratıcı çelişkileri bastıran, toplumun iç gelişim sürecini tasfiye edip sınırlandıran bir tarihsel rejimin inşasıdır. Enuma Eliş ile simgelenen bu dönüşüm, giderek kalıcı bir yapı kazanır. Artık kadın, üretici özne değil, yaratılan bir beden, nesneleştirilmiş bir madde, adanmış bir hizmetkâr olarak tanımlanır.
Bu zihniyetin ilk yansımaları dinsel anlatılarda görülür. Zerdüştlük, dişil kutsallığın tamamen dışlandığı ilk sistemli inanç biçimlerinden biridir. Ahura Mazda’nın erkek tanrı olarak mutlaklaştırılması, eril hakikatin tek ölçü haline gelmesidir. Dişil olan artık ne tanrıdır ne de kutsal bir varlıktır, aksine, kirli, eksik, ayartıcı ve denetlenmesi gereken bir figürdür. Kadının regl ( rahim iç tabakasının dövülüp vücuttan atılmasıyla oluşan süreç) hali bile dinsel anlamda temizlik dışına itilir. Cinsellik yalnızca soyun sürdürülmesi için meşrulaştırılır ve kadın bu bağlamda yalnızca bir taşıyıcıya dönüşür.
Bu anlayış, Babil sürgünü sonrası Tevrat’a geçer. Tevrat’ta kadın, ilk günahın kaynağıdır. Havva’nın yasak meyveyi yemesiyle birlikte insanlığın cennetten kovulması, kadının yalnızca suçlu değil, aynı zamanda Tanrı’ya karşı gelmiş bir figür olarak damgalanmasına yol açar. Bu anlatı, yalnızca dini bir öğreti değil, aynı zamanda toplumsal düzenin meşrulaştırılmasıdır. Kadın artık yalnızca erkeğe ait değildir, aynı zamanda Tanrı karşısında da suçlu ve mahkûmdur. Böylece kadın, hem dünyevi hem de uhrevi düzlemde dışlanır. Erkek yasa koyar, kadın yasaya tabi olur. Erkek mirasa sahip olur, kadın yalnızca ona eklemlenir. Erkek boşama hakkına sahiptir, kadın ise ancak itaatiyle varlık bulabilir.
Hıristiyanlık, bu zihniyeti iki uç figürle devam ettirir. Havva günahın, Meryem ise saflığın simgesidir. Kadın ya azizedir ya da fahişe. Ortası yoktur. Kilise, kadın bedenini bastırır, onun arzularını şeytanla, sezgisini büyüyle, aklını ise eksiklikle tanımlar. Kadın eğitimden, kamusal görevden, ibadetten dışlanır. Toplumun ahlaki muhafızı değil, ahlaki tehdidi olarak kodlanır. Kadının tek yeri, erkeğe sadakatle bağlı olduğu evdir. Bu nedenle evlilik, kadının özgürleşmesi değil, tamamen tutsaklaştırılması anlamına gelir. Gelinlik yalnızca bir kıyafet değil, aynı zamanda eve kapanmanın törensel kostümüdür.
İslam da bu geleneği sürdüren yapılardan biridir. Kur’an’da kimi ayetlerde kadın ve erkek eşit yaratılmış gibi görünse de, kadın genellikle eksik şahit, yarım mirasçı ve kocasının rızasına muhtaç bir varlık olarak ele alınır. Fıkıh geleneği ve İslam hukuk sistemi, bu eşitsizliği daha da katılaştırır. Harem sistemiyle kadın yalnızca beden olarak değil, mekânsal olarak da denetlenir. Erkek istediğinde boşar, istediğinde çok eşlilik uygular, kadınsa kocasına itaatiyle tanımlanır. Haremdeki kadın, eve değil, adeta içeriye kapatılmıştır. Bu mekânsal hapsoluş, kadının toplumdan, kamudan, anlamdan soyutlanmasının mekân düzenlemesidir.
Aynı dönemde Hindistan’da Sati geleneği, kadının erkeğe olan aitliğini ölümle perçinler. Kadın, kocasının ölümünden sonra onunla birlikte yakılır. Bu, yalnızca kadının yok edilmesi değil, onun yaşamının anlamının yalnızca erkeğe endekslenmesidir. Kadın, eğer eşsiz kalırsa artık toplumda yeri yoktur. Bu, diyalektiğin donmasının en uç biçimidir, kadının tek başına bir anlam taşıyamamaktadır.
Tüm bu yapıların ortak özelliği, çelişkileri bastırmalarıdır. Kadın ve erkek artık birbirine karşılıklı etkileşimle yaklaşmaz, biri tanımlar, diğeri tanımlanır. Biri yasa koyar, diğeri uyar. Biri hareket eder, diğeri yönlendirilir. Diyalektik yerini dikey bir hiyerarşiye bırakır. Farklılık, tamamlayıcılık değil, tehdit haline gelir.
Bu zihinsel donmanın en sofistike ve görünmez hale geldiği yer ise modernitedir. Aydınlanma, özgürlük ve akıl çağının kadına getirdiği şey eşitlik değil, inceltilmiş bir dışlanmadır. Kadın bu dönemde artık evin değil, vitrinlerin, reklamların, piyasanın nesnesidir. Artık fiziksel olarak kapatılmasa da, duygusu, bedeni, sesi ve emeği kapitalist sistem tarafından metalaştırılmıştır. Kadın görünür hale gelmiştir ama yalnızca tüketim nesnesi olarak. Reklamlarda yer alır ama ekonomide yoktur. Görünür olur ama karar mekanizmalarında sesi duyulmaz. Modern hukuk onu birey sayar ama modern ekonomi onu bağımlı kılar. Kadının özgürlüğü artık bir yanılsamadır, diyalektiğin donmuş hali, bu kez özgürlük maskesiyle sunulmaktadır.
Modern kapitalist toplumda kadın yalnızca bir birey değil, bir marka, bir araç, bir pazarlama stratejisidir. Kadının bedeni mülkiyetin yeni biçimi olur. Kadının sesi sanatta süsü ve meta olarak yankılanır ama siyasette susturulur. Kadının emeği evde görünmez, piyasada ucuzdur. Erkek egemenliği artık kaba bir tahakküm değil, sistemsel, inceltilmiş ve içselleştirilmiş bir düzen halini almıştır.
Tarih boyunca gelen tüm bastırma, sınırlama, hiyerarşileştirme biçimleri, modern çağda rafine edilir, meşrulaştırılır, kitleselleştirilir. Kadın artık yalnızca bastırılmış değil, bastırıldığını unutması istenen, özgürlük yanılsaması içinde sistemin görünmez dişlisi haline getirilmiş bir varlıktır.
İşte bu uzun zincir, Enuma Eliş’te başlayan diyalektik donmanın din, bilim, sosyal bilim, hukuk, aile ve piyasa üzerinden süreklileştirilmesidir. Ve bu donma, yalnızca kadınla sınırlı kalmaz. Toplumun tüm yaratıcı çelişkileri bastırılmıştır, toplumsal dönüşüm durmuştur. Farklılık düşmanlık sayılır, eleştiri isyan görülür, itaat normalleştirilir. Donmuş diyalektiğin sonucu budur, toplumun kendisinin sorunsallaşmasıdır.
Mitoloji ve teolojinin mutlaklaşmasıyla, doğa üstü, toplum üstü konumlanmayla dışsallığın mittik argümanları oluşturulur, bilimde ise, doğa üstü yasaların üstten toplumda mutlak olarak dışsal anlamda dayatılmıştır. İç selliğin sesi kesilmiş ve susturulmuştur. Mutlak doğru ve gerçek olan dışsallık üzerinden üst akıl ve tekçi-hiyerarşik merkezi-planlama üzerinden dayatılmasıdır.
- Demokratik Sosyalizmle Toplumun Yeniden İnşası
Toplumsal sorunsallık, yalnızca kadına yönelmiş tarihsel bir bastırma değil, aynı zamanda çelişkinin, farkın ve karşılıklılığın bastırılmasıdır. Bu bastırma, toplumun diyalektik akışını durdurmuş, düşünceyi dogmaya, ilişkileri hiyerarşiye, farklılığı düşmanlığa çevirmiştir. Kadının bastırılmasıyla başlayan bu donma, doğanın sömürüsüne, halkların bastırılmasına, emeğin değersizleştirilmesine ve insan ilişkilerinin nesneleşmesine kadar uzanır. Toplum artık yaşayan bir organizma değil, iç çelişkilerinin üstünü örtmüş, donmuş bir yapıdır.
Bu donmayı aşmak, yalnızca kadın hakları savunusuyla, hukuki düzenlemelerle ya da siyasal temsille mümkün değildir. Sorun çok daha derindedir, bu nedenle çözüm de çok daha köklü olmak zorundadır.
Bugün kadın ve erkek arasında yaşanan birçok çatışma, görünüşte bireysel ya da ahlaki birer sapma gibi değerlendirilse de, aslında çok daha köklü bir zihniyet donmasının sonucudur. Eril ve dişil farklar, doğada zenginliktir. Bu farklar, yaşamın çoğulluğunu, ritmini, akışını ve sürekliliğini sağlar. Ancak toplum bu farkları bastırıp mutlaklaştırdığında, yani kadını yalnızca kadın, erkeği yalnızca erkek olarak tanımladığında, diyalektik kırılır. Karşıtlık donarak birbirine dönüşemeyen iki uç noktaya sıkışır. Bu durumda artık fark, yaşamı beslemez, tersine yaşamı keser.
Kadın mutlak kadın olduğunda, yani sadece annelik, hizmet, mahremiyet gibi kalıplarla tanımlandığında, onun söz hakkı, düşünsel niteliği, tarihsel kimliği görünmez olur. Aynı şekilde erkek de mutlak erkek olduğunda, yalnızca güç, tahakküm, karar verme gibi özelliklerle özdeşleştirildiğinde, o da yaşamın büyük kısmından yabancılaşır. İşte bu mutlaklaşma, çelişkinin doğal dönüşümünü engeller. Diyalektik donar. Hayatın iç devinimi, yaratıcılığı, değişimi kurur.
Toplumsal sorun tam da buradan başlar. Çünkü bu donmuş yapı, yalnızca düşünsel bir sorun değildir, duygusal, ahlaki ve politik bir çatışma rejimi üretir. Birbirine mutlak rollerle sıkışmış kadın ve erkek, artık birbirini tamamlayamaz, birbirini denetlemeye, bastırmaya ve kaçınılmaz olarak çatışmaya yönelir. Aile içi şiddet, kadın cinayetleri, kıskançlık, sahiplik, mülkiyet ilişkisi, tahakküm ilişkileri gibi günlük hayatın patolojileri, bu donmuş diyalektiğin yansımasıdır. Bu noktada sorun sadece şiddet değildir, sorun, çelişkinin işlememesi, farkın dönüşememesi, ilişkinin ve anlamın gelişememesidir.
Aile içi şiddetin nedeni, çelişki olmaması değildir, çelişkinin bastırılmış olmasıdır. Mutlaklık, tek yönlü tahakküm çarkı işlenmektedir. Dolayısıyla aile içi şiddetin nedeni bazı şeylerin eksikliği değil, bir birini etkileyen, dönüştüren, eşit öznelliklerin ilişkisinin yok edilmiş olmasıdır. Kadında erkek bu nedenle özne değildir, erkek mutlaklaştırılmış bir rolü oynar, sahiplik duygusu, yönlendirme, gerektiğinde cezalandırma gibi. Kadın ise, buna göre şekillenmeye zorlanır. Ancak yaşam, bu kadar tek boyutlu işlenmez. İnsanın doğasında fark vardır, dönüşüm vardır, itiraz vardır. Bastırılan kadın kimliği bir noktada ya açığa çıkar ya da içe çöker. Çelişkiler konuşulmaz, eşitlik temelinde dönüştürülmezse olan şey şiddettir. Çünkü şiddet diyalektiğin dili değil, diyalektiğin yerine geçen zorun dilidir.
Kanın konuştuğunda erkek şiddete, kadın terk ettiğinde öldürülür çünkü ayrılma hakkı tanınmaz, kadın karar verdiğinde, erkek engeller çünkü kararı sadece kendisi verir. Bunlar duygu çelişki patlaması değil, toplumsal ideolojik bir sistemin sonuçlarıdır. Çünkü o sistemde gerçek anlamda bir çelişki işletilmemektedir, çatışmasızlık içinde kriz hakim olur. Dolayısıyla aile içi şiddet, kadın cinayetleri, boşanma patlamaları, aşkın sapkın biçimlere dönüşmesi gibi olgular, bir ahlak çöküntüsü değil, çelişkisizliğe zorlanmış hayatın patlamasıdır. Bunun için kadın-erkek arasında gelişen sevmeme, uyum sağlamamam meselesi değildir. mesele çelişkilerin bastırılmasıdır. Çünkü çelişki bastırıldığında artık sevgi de bir ilişki değil, tek taraflı sahiplenme, aşk bir dönüşüm değil, erotik tüketim biçimi olur. Toplumsal sorun tam da burada kristalleşir, bastırılmış çelişki, sistemin içini kemiren ve kriz üreten bir ruhsal, duygusal patoloji haline gelir.
Bazı akımlar, bu sorunu kadın lehine feminizmle çözmeye çalışır, bazıları erkekliğe dönerek öz güce çağrı yapar. Oysa her iki tutum da çelişkileri dönüştürmez, yalnızca onları yeniden katılaştırır. Kadına özgü düşünce, erkeğe özgü düşünce gibi ayrımlar da bu donmuş yapıyı meşrulaştırır. Oysa düşünce, cinsiyet taşımaz. Düşünce, insana özgüdür, akışkandır, sınır tanımaz, farkları aşan bir dil kurabilir.
Diyalektiğin özünü hatırlamak gerekir, yaşam farklılıkla var olur, karşıtlıkla gelişir ama dönüşümle sürer. Bir ilişki dönüşmüyorsa, ya ölür ya da şiddete dönüşür. Ailede, toplumda, siyasette yaşanan her kriz, donmuş çelişkilerin krizidir. Bu nedenle çözüm, yalnızca hukuki düzenleme, siyasi katılıma ya da kültürel temsille değil, toplumsal diyalektiğin yeniden kurulmasıyla mümkündür.
Kadın ve erkek, doğa ve toplum, birey ve kolektif, inanç ve akıl arasındaki tüm çelişkilerin birbirine karşı değil, birlikte akabilecek biçimde yeniden kurulması gerekir. Demokratik sosyalizm, bu yüzden yalnızca bir sistem değil, donmuş çelişkileri akıtan, bastırılmış farkları konuşturan, çarpıtılmış bilgiye ilişkiseliğin özüne döndüren, karşılıklı özneliklerin tanınması, ilişki kurma kapasitesiyle, ve eşitler arası ilişkiyi mümkün kılan bir yaşam anlayışıdır. Burada kadın yalnızca hak talep eden bir varlık değil, aynı zamanda bastırılmış yaşamın temsilcisi, konuşan ve örgütlenen hakikatin sesi ile yeni toplumun kurucu öznesidir.
Toplumsal sorunların kaynağını bu çelişkilerin donmasında görmek, yalnızca geçmişin eleştirisi değil, bugünün anlam krizini aşmanın ve geleceği yeniden kurmanın da ön koşuludur. Diyalektik akmadıkça toplum da akmaz, diyalektik dondukça toplum dönüşmez yaşam ve ilişkilerde da donuklaşır.
Toplumsal diyalektiğin donması yalnızca geçmişin bir sorunu değildir, bugünün ilişkilerinde, duygularında ve şiddet biçimlerinde de yeniden ve yeniden üretilmektedir.
Yapılması gereken diyalektiğin yeniden akışını sağlamak, bastırılmış olanı konuşturmak, dışlanmış olanı toplumsal merkeze yerleştirmek ve yeniden birlikte varoluşun zeminini kurmaktır. Bu da yalnızca kadın için değil, toplumun tamamı için bir yeniden diriliş anlamına gelir.
Kadının özgürleşmesi bu dirilişin ilk halkasıdır. Kadın, yalnızca ezilen bir cinsiyet değil, aynı zamanda toplumsallığın taşıyıcısı, üretimin ve anlamın kurucu öznesidir. Onun yeniden özneleşmesi, yalnızca bir hak değil, aynı zamanda toplumun yeniden anlam kazanmasıdır. Çünkü kadın bastırıldığında yalnızca o değil, toplumun bilgi ve ahlaki ölçüsü de bastırılmış olur. Kadın konuştuğunda yalnızca kendi adına değil, bastırılmış doğanın, görünmez emeğin, suskun duyguların, dışlanmış halkların sesi olur.
Önder Apo’nun ‘sosyalizm kadınla konuşmayı bilmekle başlar’ ifadesi öz anlamında bu diyalektiğin anahtarıdır. Bastırılmış olan, yok sayılan, sessizleştirilmiş anlamın ve donmuş çelişkilerin somutlaşmış halidir. Onunla yeniden konuşmak, yalnızca cinsiyetler arası bir ilişkiselik değil, toplumsal farklılıkların, renklerin bastırılması tek renge bürünmesinin yeniden canlanması, uyanması, ifadeye kavuşması, anlamıyla, ilişkiselliğiyle, etiğiyle doğasıyla konuşmasıdır. Bu konuşma başladığında diyalektik yeniden akmaya başlar. Kadının sesiyle birlikte toplum yeniden anlam kazanır, çelişkiler çözülebilir hale gelir ve ahlaki-politik yaşam yeniden örgütlenebilir.
Bu nedenle diyalektiği yeniden akıtmak demek, kadınla başlayan ama tüm topluma yayılan bir yeniden inşa süreci demektir. Bu inşa, yeni bir ahlaki-politik toplum anlayışına dayanmak zorundadır. Ahlaki-politik toplum, bireylerin değil, ilişkilerin özgürleşmesini esas alır. Ahlak burada yalnızca kişisel değerler değil, toplumun ortak vicdanıdır. Politika ise iktidar dışında, birlikte karar verme ve katılma biçimidir. Bu toplumda karar yerelden başlar, katılım esastır, kadın erkek arasında üstünlük değil, tamamlayıcılık ilişkisi kurulur. Hiçbir fark, hiyerarşiye dönüşmez, çelişkiler bastırılmaz, ortak yaşamın dinamiği haline getirilir.
Böylesi bir toplumun maddi formu ise komünal yaşamdır. Komünal sistemde mülkiyet tekelleşmez, üretim paylaşılır, yaşam birlikte kurulur. Aile yapısı hiyerarşiye, mutlak tekli dayatmayla değil, farklılığa dayalı eşitliğe dayanır. Erkek tanımlamaz, kadın tanımlanmaz. Herkes kendi kimliğiyle var olur ama ortaklaşa yaşar. Bu, ne ilkel bir dönüş ne de nostaljik bir özlem değildir. Bu, tarihsel birikimden süzülmüş, yaşanabilir tek özgür yaşam anı ve gelecektir.
Bu perspektifin adı demokratik sosyalizmdir. Ama bu, klasik anlamda bir ideoloji değil, diyalektiğin yeniden kurulmasıdır. Bu sosyalizm devleti büyütmez, merkeziyetçiliği kutsamaz, tahakkümü yeniden üretmez. Aksine, çalınanı, gasp edileni, bastırılanı topluma iade eder. İnsanı soyutlamaz, toplumu parçalamaz. Kadını vitrinden çıkarır, ilişkiseliğin merkeze yerleştirir. Toplumu yeniden ahlaki-politik hale getirir. Doğa ile insanı, birey ile toplumu, kadın ile erkeği, farklılık ile birliği çatıştırmaz, birbirini besleyen bir dengeye oturtur.
Bugün yaşadığımız krizler, şiddet, yoksulluk, yalnızlık, anlam kaybı, doğa yıkımı, soykırım pratikleri, günlük yaşanan cinnet halleri bunların hiçbiri sadece siyasal, ekonomik yada teknik sorunlar değildir. Bunlar, donmuş bir toplumsal yapının doğal sonuçlarıdır. Bu nedenle çözüm de sadece siyasi, ekonomik vs değil, diyalektiktir. Sorun bastırmadadır, çözüm, akıştır. Sorun tekçilikte, çözüm, çoğullukta, sorun merkeziyetçilikte, çözüm yerel demokrasi ve Komünalite de, Sorun tahakkümde, çözüm, özgür ilişkidedir, Sorun donmuş olandır, çözüm akan, dönüşen, konuşan ve paylaşan yaşamdır.
Kadının özgürleşmesi yalnızca bir toplumsal adalet talebi değil, aynı zamanda, bastırılmış olanın hakikatle buluşmasıdır. O hakikat, yalnızca kadına ait değil, toplumun tüm çelişkilerine dairdir. Bu nedenle bu yazının temel tezi şudur, Önder APO belirttiği gibi ‘Toplumsal sorunun kökeni, kadın-erkek diyalektiğinin donmasında yatar’. Bu donmanın çözülmesi ise ancak ahlaki-politik, komünal, özgürlükçü bir toplum yapısıyla mümkündür. Ve bu toplumun adı, demokratik sosyalizmdir.
Dolayısıyla Donmuş olan çözülürse, akan yeniden birleşir. Bastırılmış olan konuşursa, toplum yeniden anlam bulur. Kadın özgürleşirse, toplum dirilir.
Bu nedenle güncelde gelişen ve kurulan kadın iradesi ve özerk özgürlük sistemi, diyalektik akışı sağlamak için, çelişkileri canlandırıp toplumsal yaşamın devinimi için çok büyük bir olaydır. Toplumsal sorunun çözüm akışı ve kalitesi buradan başlar. Kadının toplumsal öznelliği ve özgün örgütlenmesi hakikat anlamında gereklidir. Mutlak eril hakimiyetine karşı diğer ucu ayağa kalkması ve konuşması diyalektik oluşumun özüdür. Diyalektik anlamında toplumsal dengeyi yeniden kurmak, toplumsal dönüşümü sağlamak için inşa edilmişlerdir. Bu yapılar, diyalektiği yeniden akıtmanın, eşitliği yalnızca yasa düzeyinde değil, toplumsal zihniyet düzeyinde kurmanın zorunlu aşamasıdır. Diyalektiğin özü hiçbir öğenin tak başına mutlaklaşmaması, kendini ana merkeze koyarak ötekini bastırmamasıdır. Hiçbir özgünlük mutlak değildir farklı olabilir ama ayrıcalıklı değildir. Diyalektiği donduran sadece baskı değil, aynı zamanda tekçileşmiş hakikat iddiasıdır.
Ayrı yapılar, özgün özerk kurumsallaşmaların her alanda derinleşmesi iktidar olmak için değil, diyalektiği yeniden kurmak için yapıldığında olağanüstü bir gelişimdir ve toplumsal dönüşüme sıçrama sağlar. Fakat ilişkiden kopmuş ayrı bir dikey merkez, eleştiriye kapalı, kendi iç çelişkileri bastıran, mutlak hakikat dayatılıyorsa ve dokunulmazlık geliştiriliyorsa işte diyalektik yine donar.