İslam Kültürü ve Arap-Kürt-Türk İlişkileri Abdullah ÖCALAN

Ortadoğu'nun dört çoğunluk ulusundan bahsetmek mümkündür. Bunlar Arap, Türk, Kürt ve Fars uluslarıdır. Büyük yerine çoğunluk dememin sebebi demografyayla ilgilidir. Yoksa ulusları büyük-küçük diye ayırmak etik ve doğru değildir. Azınlık ulusu kavramı da demografya ile ilgilidir.

0

Orta İslam kültürünün temelleri şekillenen Kürt-Arap-Türk ilişkileri, Kürt gerçeğinin kurallarının çok önemli bir rolü vardır. Özellikle 7. ve 11. bölge arasındaki dönemde, Arap-Kürt ağırlığındade Arap-İslam kültürünün etkisi altında ortaya çıkan bir yandan beylikler halindeki iktidar-devlet oluşumları, diğer yandan tasavvufi tarikatlar temelindeki sivil toplum oluşumları Kürtlerin halklaşma, kavimleşme ve milliyetleşme yolunda (Her üç kavram) arasında pek az fark vardır) önemli gelişmeler yaşamalarına yol açmıştır. Daha önceki süreçte Fars-Kürt değerlendirmelerinde de benzer gelişmeler yaşanmıştı Bu gidişatın devamında kesinlikle Kürt-Türk ilişkileri, her iki insanı özellikle varlıklarını korumalarında çok daha önemli stratejik ilişkilere dönüşmüştür.

Orta Asya’nın gerek iklimsel gerekse toplumsal yapılarından meydana gelen gelen olumsuzluklar nedeniyle 10. yüzyılda Ortadoğuya doğru göçlerini hızlandıran Türk boyları, kendilerinin için sürekli yaşayabilecekleri yeni yurtlar arama peşlerindeydiler. Geleneksel İran kraliyet arazilerinde fethe dayalı yerleşkeler oluştursalar da, bunlar pek kalıcı olamamıştı. Hem iç oğlan hem de komşu kavimlerle konuşmalarda sürekli iktidar boğuşmalarını yaşıyorlardı. Çatışmalar kalıcı ve güvenlikli bir yerleşime çok az olanak tanıyordu. Dolayısı ile daha batıya doğru ilerleyerek, Arap ve Bizans imparatorluk arazilerine açılmaları grupları arz etmekteydi. Bu sefer kavim olarak karşılarına Araplar, Kürtler ve Ermeniler çıkıyordu. Arap Abbasi sultanlarının en önemli devşirme askerleri Türk kökenliydi. Ancak ancak en seçkin savaşkan Türkler iskân edilebilirdi. Kaldı ki, bunlar kısa sürede kolayca Araplaşıp kendi kabilelerinin kültürleriyle bağlarını kesebiliyorlardı. Geriye kalan geniş çocuk birimlerine acilen yerleşim yerlerini korumak için temel bir sorun olarak düzenleyin. Arap toprakları, özellikle bugünkü Irak’tan Mısır’a kadar uzanan alanlar askeri harekât hattı Atabekler ve hanedanlar olarak birçok beylik oluşturmuşlardı. Ama akınların hamileliği karşısında bu beylikler ihtiyacını karşılayamıyordu. Burada da askeri-devşirme olgusu temel olup, geri kalan Türk erkekleri daimi bir arayış içinde olmaya ve göçebe olarak yaşamaya devam ediyorlardı. Kürtlerle tarihi temasları bu arayışlar sırasında gelişti. Geriye kalan geniş çocuk birimlerine acilen yerleşim yerlerini korumak için temel bir sorun olarak düzenleyin. Arap toprakları, özellikle bugünkü Irak’tan Mısır’a kadar uzanan alanlar askeri harekât hattı Atabekler ve hanedanlar olarak birçok beylik oluşturmuşlardı. Ama akınların hamileliği karşısında bu beylikler ihtiyacını karşılayamıyordu. Burada da askeri-devşirme olgusu temel olup, geri kalan Türk erkekleri daimi bir arayış içinde olmaya ve göçebe olarak yaşamaya devam ediyorlardı. Kürtlerle tarihi temasları bu arayışlar sırasında gelişti. Geriye kalan geniş çocuk birimlerine acilen yerleşim yerlerini korumak için temel bir sorun olarak düzenleyin. Arap toprakları, özellikle bugünkü Irak’tan Mısır’a kadar uzanan alanlar askeri harekât hattı Atabekler ve hanedanlar olarak birçok beylik oluşturmuşlardı. Ama akınların hamileliği karşısında bu beylikler ihtiyacını karşılayamıyordu. Burada da askeri-devşirme olgusu temel olup, geri kalan Türk erkekleri daimi bir arayış içinde olmaya ve göçebe olarak yaşamaya devam ediyorlardı. Kürtlerle tarihi temasları bu arayışlar sırasında gelişti. Ama akınların hamileliği karşısında bu beylikler ihtiyacını karşılayamıyordu. Burada da askeri-devşirme olgusu temel olup, geri kalan Türk erkekleri daimi bir arayış içinde olmaya ve göçebe olarak yaşamaya devam ediyorlardı. Kürtlerle tarihi temasları bu arayışlar sırasında gelişti. Ama akınların hamileliği karşısında bu beylikler ihtiyacını karşılayamıyordu. Burada da askeri-devşirme olgusu temel olup, geri kalan Türk erkekleri daimi bir arayış içinde olmaya ve göçebe olarak yaşamaya devam ediyorlardı. Kürtlerle tarihi temasları bu arayışlar sırasında gelişti.

Hem beylikler hem de sivil toplum olarak Kürtlerin bu dönemindeki (11. ve 12. yüzyıl) temel sorunu, bir yandan Arap sultanları ve işgalcileriyle süregelen gergin, çatışmalı ve uzlaşmalı açıklamalardan, diğer yandan Bizans İmparatorluğu’nun Roma’dan kalma geleneksel çalıştırma ve işgal hattı uzerinde bulunmalarindan dolayisiyla sürekli kismalarindan artik du. Güneyden güvenlik bölgelerinden, ta Yemen’den geçmiş ve geçmiş El Ubeyd bölgesine (M.Ö.5000-4000) kadar uzanan Semitik Yerlilerin saldırıları bitmek nedir? Akadlar, Babilliler ve Asurlular döneminde kraliyet desteğiyle devam eden bu kuzeye (cennet kavramına yol açan arazilere, coğrafyaya) doğru kısımları, M.Ö. 5. yüzyıldan itibaren Arap istilalarıyla daha da hız kazandı.

İslamiyetle birlikte Araplar çığ gibi büyüyen istilalarıyla Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya içlerine kadar sel gibi akarken, bundan en büyük zararı kuzeydeki Aryen kökenli geleneksel topluluklar ve bunların önde gelen gelenleri olan Proto Kürtler ve Kürtler gördüler. Kürtler belli bir direnmeden sonra İslamlaşarak, Kürt kabileleri üst tabakaları Arap-İslam asimilasyonlarını kabul ederek, alt tabaka tasavvufi sivil toplumlar kuralları ve geleneksel olarak hep yapıldığı gibi dağların doruklarına ve enginliklerine çekilerek varlıklarını korumayı çoktan geliştirdiler. Bahsedildiği gibi, bu stratejilerle varlıkların olumlu ve olumsuz sonuçlarıyla birlikte korumayı ve geliştirmeyi başardılar. İşbirlikçi üst tabaka olumsuz yönü ağır basan Sünni bir milliyetleşmeyi (kendini ağırlıklı olarak Arap milliyetinden sayma,

Kuzeyden ve batıdan İskender’le başlayan, Roma ve sonrasında ardıllı olan Bizans İmparatorluğu’yla devam eden İran, Pers, Part ve Sasani İmparatorluklarına yönelik saldırıların yol açtığı savaşlar, uzantılar olarak Kürt kökenli toplulukların temel yaşam ortamlarını kapsar. Kuzeyden, güneyden ve batıdan gelen bu tarihsel saldırı akınları, Türk boy beylikleri ve ardından gelen Hıristiyanların akınlarıyla İran İmparatorluğunu yıkmalarının ardından, doğu yönünde güç kazanıp katlanarak gelişti. anlarda cennet olarak tabir edilen topraklar lanetli topraklar haline geldi. Kürtlerin kurtuluşu ve lanetliliğinin arkasında böylesi acımasız savaşlarla yüklü bir tarihin yürütülmesine önemle dikkat edilmesi gerekir. İster kabileler ve aşiretler olarak varlıklar bulsunlar, ister kavim olarak varlıklar kazansınlar, Kürtler dışından kaynaklı ve onun dem iç uzantıları bulunan olumsuz sonuçlar doğurucu güçlerin mülkiyetindeydiler. Türk beyliği, sultanlık ve kabile boylarıyla bu ahval ve şerait içinde karşılaştılar. Her iki güç de askeri ve savaşkandı. İlk temaslarında bazı çatışmalar yaşasalar da, ağır basan yön dostluk ve uzlaşmaydı. İki yanında buna da ihtiyacı vardı. Çatışma yolunu tercih etmeyi her iki bölgede de stratejik olarak kaybedebilir, birlikte tükenebilirlerdi. Bu yönlü bilincin her iki yanında da var olduğu görülüyordu. Çatışma yolunu tercih etmeyi her iki bölgede de stratejik olarak kaybedebilir, birlikte tükenebilirlerdi. Bu yönlü bilincin her iki yanında da var olduğu görülüyordu. Çatışma yolunu tercih etmeyi her iki bölgede de stratejik olarak kaybedebilir, birlikte tükenebilirlerdi. Bu yönlü bilincin her iki yanında da var olduğu görülüyordu.

Abbasi halifesinden sultanlık Unvanı alan Oğuz-Selçuklu Hanedanından Sultan Alparslan, Anadolu’nun kapılarını açmak için Kürdistan’da müttefik bulma peşindeydi. 1071?de Malazgirt Savaşına girerken, dönem güçlü Kürt beylikleri ve aşiretleriyle açıklamalar geliştiriyordu. Bunun sonucunda Meyafarqîn (Silvan)merkezli Mervani Sultanlığı’nda aranan rakiplerini buldu. Yörenin birçok aşiretinden de kendi kabile güçlerine denk bir kuvvet derledi. Sanıldığının aksine, Bizans İmparatorluğu’na karşı verilen Malazgirt Savaşı sadece Türk boylarından derlenen güçlerle değil, en az onlara kadar Kürt aşiret ve beylik güçleriyle verilen ve kazanılan bir savaştı. Malazgirt Savaşını doğru çözümlediğimizde, Kürt-Türk düşüncesindeki temel stratejik mantık da anlaşılacaktır. Durum özce şöyledir: Kürtler batıdan ve kuzeyden gelen Roma ve Bizans saldırılarına karşı varlıklarını korumak ve dağıtmak için güçlü rakiplere sahiplerdi. Arap-İslam güçlerinde bu imkânı gördüler. Türk boy bölgelerinin gelişmesine kadarki süreçte Arap güçleriyle geliştirdikleri konuşmalar hızla İslamlaşmalarının temel nedenlerinden biri bu güvenlik ihtiyacıydı. Türk erkeklerinin yeni yurt ihtiyaçları onları ya Kürtlerle savaştırıp işgalci gücü düşürecekti, ya da bu mümkün olmazsa, doğruluğu kurup Bizans İmparatorluğu’nu daha da batıya sürerek kendileri yerleşkeler kuracaklardı. Her iki taraf Malazgirt Savaşına bu stratejik mantıkla girdi. Savaş kesinlikle Bizans İmparatorluğu’na karşı Kürtlerle Türklerin ortak savaşıydı. Arap-İslam güçlerinde bu imkânı gördüler. Türk boy bölgelerinin gelişmesine kadarki süreçte Arap güçleriyle geliştirdikleri konuşmalar hızla İslamlaşmalarının temel nedenlerinden biri bu güvenlik ihtiyacıydı. Türk erkeklerinin yeni yurt ihtiyaçları onları ya Kürtlerle savaştırıp işgalci gücü düşürecekti, ya da bu mümkün olmazsa, doğruluğu kurup Bizans İmparatorluğu’nu daha da batıya sürerek kendileri yerleşkeler kuracaklardı. Her iki taraf Malazgirt Savaşına bu stratejik mantıkla girdi. Savaş kesinlikle Bizans İmparatorluğu’na karşı Kürtlerle Türklerin ortak savaşıydı. Arap-İslam güçlerinde bu imkânı gördüler. Türk boy bölgelerinin gelişmesine kadarki süreçte Arap güçleriyle geliştirdikleri konuşmalar hızla İslamlaşmalarının temel nedenlerinden biri bu güvenlik ihtiyacıydı. Türk erkeklerinin yeni yurt ihtiyaçları onları ya Kürtlerle savaştırıp işgalci gücü düşürecekti, ya da bu mümkün olmazsa, doğruluğu kurup Bizans İmparatorluğu’nu daha da batıya sürerek kendileri yerleşkeler kuracaklardı. Her iki taraf Malazgirt Savaşına bu stratejik mantıkla girdi. Savaş kesinlikle Bizans İmparatorluğu’na karşı Kürtlerle Türklerin ortak savaşıydı. Türk erkeklerinin yeni yurt ihtiyaçları onları ya Kürtlerle savaştırıp işgalci gücü düşürecekti, ya da bu mümkün olmazsa, doğruluğu kurup Bizans İmparatorluğu’nu daha da batıya sürerek kendileri yerleşkeler kuracaklardı. Her iki taraf Malazgirt Savaşına bu stratejik mantıkla girdi. Savaş kesinlikle Bizans İmparatorluğu’na karşı Kürtlerle Türklerin ortak savaşıydı. Türk erkeklerinin yeni yurt ihtiyaçları onları ya Kürtlerle savaştırıp işgalci gücü düşürecekti, ya da bu mümkün olmazsa, doğruluğu kurup Bizans İmparatorluğu’nu daha da batıya sürerek kendileri yerleşkeler kuracaklardı. Her iki taraf Malazgirt Savaşına bu stratejik mantıkla girdi. Savaş kesinlikle Bizans İmparatorluğu’na karşı Kürtlerle Türklerin ortak savaşıydı.

Bu savaşın sonuçlarını açıklayın: Türk çocukları için Anadolu’nun kapıları açıldı, tarihî bir dönem başladı. Kürtler ise, onlardan beri sürekli baskılayan ve geriye iten tarihî bir engelleyici güçten kurtulmuş oluyor. İslam bu ilişkide harç görevi görmüştür. İslami örtü altında verilen ortak savaş, aslında kabile ve aşiret özellikleri ağır basan iki kişinin varlıklarını koruma ve geliştirme amaçlıydı. Başarısızlık daha o zaman her iki halk için varlıklarını yitirme ve gerileme gelecekti. Resmi tarih, Malazgirt Savaşını hep Türk Sultanının geleceğine bağlayıp özünü gizler. Malazgirt Savaşı en az Türkler kadar Kürtlerin de savaşıdır. Resmi anında yazılı hale getirmek bir gerçeği ortadan kaldırmaktır.

Zaman zaman çatışmalarla bozulsa da, Kürt-Türk yapısında bu mantık varlığının geçerliliğini sürdürecektir. Türklerin Anadolu içlerine yerleşmeleriyle birlikte, bu yeni strateji geçerliliğini hep korumaktır. Tarihin kritik anlarında her iki gücü ancak birlikte geçirdiklerinde başarılı olabileceklerini hatırlayacaklardır. Kürt Eyyubi Hanedanlığın’da, birçok Anadolu beyliğinde ve Osmanlılar döneminde bu mantık hep işleyecektir. Tarihin derinliklerine uzandığımızda, Hitit-Mitanni (M.Ö.1600?ler) ilişkisinden beri Anadolu ve Mezopotamya’daki güçler arasında benzer bir stratejinin işleyişini görüyoruz. Hem halk ve sivil güçler hem de iktidar güçleri olarak bu iç yönetim yaşanacaktır. Sadece batıdan değil, doğudan ve güneyden gelen tehditlere karşı da bu ortak savunma stratejisini yürütecektir. Osmanlı Sultanı Birinci Selim, İran Safevi İmparatorluğu’nun sonucunu yine benzer bir anlayışıyla durdurmuştur. Aynı tarihlerde (1514-1517) güneyden gelen Mısır merkezli Memlûk Sultanlığı da İdris-i Bitlisî öncülüğünde kuruma tarihindela önce durdurulmuş, sonra yıkılmıştır. 1920’lerdeki Kurtuluş Savaşında da aynı stratejiyi koruyacaktır.

İran Safevi İmparatorluğu’nun çoğalmasına karşı verilen 1514 yılındaki Çaldıran Savaşı’nda Yavuz Selim’in ordusunda yeniçerilerden daha fazla Kürt beyliği ve aşiret kuvvetleri vardır. Savaş hem verilen yer hem de askeri konaklamada Osmanlı-Kürt sonuyla (Amasya’da yirmi sekiz Kürt Beyi ile Yavuz Selim arasındaki protokol) kazanılmıştır. Memlûkların Urfa ve Mardin’deki hâkimiyeti göz önüne alındığında, Mercidabık (Kuzey Suriye’de Halep’e yakın bir yer) Savaşının da benzer karakterde olduğu görülüyor. Her iki savaşı stratejik olarak Kürtlerin varoluşu ve bağımsızlığında önemli rol oynadığını belirleyen son derece gerçekçi ve gereklidir. Şoven tarihi hep gerçeklerin üzerini örtmüştür. Selçuklu, Eyyubi ve Osmanlı Hanedanlıkları döneminde Kürdistan coğrafyasında verilen savaşları esas olarak Kürtlerin işgalci güçlerine karşı savaşları kısıtlamaları en doğrusudur. 1920-1922?deki Ulusal Kurtuluş Savaşı da buna dahildir. Türklerin bu savaşlardan yola çıkarak, Kürtler olmadan barınamayacakları Anadolu’da kalıcı bir yurtluk zaferleri var.

Kürtlerin Türk kavimleri, beylik, sultanlık ve boylarıyla inşa ettikleri mahiyeti doğru kavranmadan, her iki toplumun varoluşunu doğru yazılamayacaktır. Kürtlerin Türklerle birlikte içinde varlıkları asimilasyonla ya da askeri zorla tehdit içine giren diye değil, varlıklarını birlikte daha güçlü korumak ve yaymak için bu stratejiyi benimsediklerini çok iyi anlamak gerekir.

Tarihsel derinliği olan bir mantığa sahip Türkler için de aynı stratejik mantık geçerlidir. Objektif olarak Batı ajanlığının anlamı gelen Beyaz Türk faşizmi’nin son yüz yıldır bu stratejik mantık ve geçmişe bakış inkâr eden tutumun temeli, her iki toplumsal kültüre karşı komplocu niyeti ve uygulamaları vardır. Daha inşa edildiği ilk tarihlerden beri özü böyle olan ilişkiler esas alan Kürtlere inkâr, imha, asimilasyon ve soykırımı dayatmak, her iki toplumsal kültürü en büyük ihanet olup birlikte kaybetmeleriyle sonuçlanacaktır.

ortadaki toplumlar arasındaki ilişkilere damgasını vuran olgu dindir. Din şartlarında bugünün milliyetçiliği gibi bir kullanıma sahiptir. Ama toplumsal gerçeklikte din fikri bir örtü olup, asıl varlığı dil ve geleneksel kültür oluşturur. Kürt dili ve kültürünün İslami örtüsü altında sergilediği olumlu ve olumsuz etkilerle devam etmiştir. Bu çağda daha da belirginleşen halklaşma ve kavimleşme olguları kültürel gerçekliğin temel boyutlarından biri haline gelmiştir. Aşiretsel ve dinsel zihniyetle birlikte kavimsel zihniyet de gelişim göstermiştir.

5- Kürt Gerçekliğinde Ermeni-Süryani-Yahudi Etkileşimi

Orta sahanın Kürt gerçekliğinde Hristiyanlar, Ermeniler ve Asurilerle Yahudilerin etkileşimi de önemli rol oynamıştır. İslam’dan altı asır önce inşa edilmiş Hıristiyanlık, bir dinî duygu ve düşünce olması nedeniyle daha erkenden etkileyici olmuştur. Başlangıç ​​döneminde daha çok düşmanlaşanlar ve baskı altında yaşayanların bir hareket halinde gelişmiştir. Hıristiyanlığın doğuş döneminde Roma İmparatorluğu’nun bölgesi üzerinde doruk noktası varan bir bölge söz konusudur. Bu egemenlikten en çok Helenler, Asuriler ve Ermenilerle birlikte Kürt ve Arap kökenliler acı çekmektedir. Yahudilerde de kısıtlı kesimleri oluşmuştur. Yahudi kabileciliği artık dar gelmektedir. Üst tabaka Roma’yla işbirliğine yöneldiğinden, parçalanma daha kökten olmuştur. Hz. İsa bu radikal ayrımın ürünüdür. Yoksulların dinî ebeveyni olarak ortaya çıkmıştır. İsevilik aslında Yahudilikten türeyen ikinci büyük dinî oluşumdur. Yahudi kabilelerinin Kutsal Kitabı olan Eski Ahit’ten yola çıkarak derinliğine parçalanmamışlar, ana hatlarını sürmekte kalmışlardır. Yeni din en çok Helen, Ermeni ve Asuri kökenliler üzerinde etkili olmuştur. Miladi 3. yüzyılda Hıristiyanlığın yaygınlaşması hızlanmıştır.

4. yüzyılda büyük dönüşüm yüzyıldadır. Her üç halk, genel olarak Hıristiyanlaşmıştır. Hıristiyanlaşma Roman köleliğinden kopuş uygulamaları da taşıdığından, bir nevi erken Hıristiyanlık rolünü oynamıştır. Bu milliyetçilik türü kapitalist ulusçuluktan farklı olmakla birlikte, pıroto-ulusçuluk rolündedir. Dolayısıyla erken çocukluk nüvelerini de taşır. Kapitalizmin Hıristiyanlığın bağrında hegemonikleşmesi tesadüfi değildir. Roma İmparatorluğu’nun 4. yüzyıldaki parçalarında Hıristiyanlık büyük rol oynamıştır. Doğu Roma’nın yani Bizans’ın oluşumunda Hıristiyanlık kullanılmış. Kısa süre sonra Batı Roman da Hıristiyanlaştırılmıştır. Katoliklik ve Ortodoksluk bu bölünmenin ideolojik ifadesidir. Latince Katoliklerde, Grekçe Ortodoksların ifade dili olmuştur. Ermeni ve Süryani-Keldaniler (Hıristiyan biçimli Asuriler) de kendi mezheplerini inşa etmekte gecikmemişlerdir. Bu bölünmeler Ortadoğu’da kök ayrımları da beraberinde getirmiş; Helen, Ermeni ve Süryani ayrışması hız çıktı, bu topluluklar âdeta erken doğmuş proto-uluslar haline gelmişlerdir.

Bu halkların gerek maddi yönden manevi, topluluklar diğer halklar, özellikle Kürt ve Arap kabilelerininkinin oldukça üstündedir. Toplantılardaki farkın açılmasına yönelik işlevlerdir. Her üç halk da Ortadoğu’nun en eski kent kökenli halkıdır. Kent kökenli olmak kültürel üstünlük sağlar. Kuzeydeki dağ Kürtleriyle güneydeki uluslararası Arapların bu üstünlüğünü karşılamaya düşmeleri doğaldır. Kaldı ki, Bizans’ın Ortodoks Helenlere, Sasanilerin farklı mezheplere mensup Ermeniler ve Süryanilere sahiplenme var olan birikimleri daha da karmaşık hale topladı. 7. yüzyılda İslamiyet’in doğuşu ve onun iki krallığı ve ona bağlı mezhepleri karşısında hızlı hükümranlık yürütmeleri hem artırmış hem de şiddetlendirmiştir. Yahudilikle geleneksel birikimler de her zaman kaosun tetikleyicisi olmuştur.

İslamiyetle birlikte Kürt coğrafyası (Bu coğrafya 11. yüzyıldan itibaren Kürdistan olarak edebiyatı geçecektir) bu yeni oluşumlar karmaşasının tam göbeğindedir. Kürdistan Araplar, Farslar, Kürtler, Süryaniler, Ermeniler ve kısa süre sonra Türklerin güç gösterisi alanına dönüşmüştür. Kürdistan Bizans ve İslam İmparatorluğu’nun (daha öncesinde Sasanilerin) temel çarpışma alanı konumudur. Kürtler kuzeylerinde daha çok Ermeniler, güneyde Süryaniler, batıda Rumlar ve doğuda ise Farisilerle iç içeydiler. Çoğunluk topluluklarını oluşturmalarına rağmen, bu komşu halkların özellikle kentlerdeki gücüyle daimi temaslardaydıler. Kendileri çoban ve ziraatçı halk olarak varlıklar kazanırken, Ermeniler ve Süryaniler kentli-zanaatkâr halk olarak varoluş halindeydiler. Böylece gerçek tarihlerde bir işbölümü de olacak. İlişkileri biriktirmekten çok simbiyotik ilişki niteliğindeydi. Bu çevirilere Yahudileri de dahil etmek gerekir. Yahudilik daha doğuşunda Kürt coğrafyasıyla yakın bağ içinde olmuştur.

Bu dönemde Kürtlerin büyük çoğunluğu Zerdüşti inancını paylaşırken, özellikle Yahudileşen ve Hıristiyanlaşan Kürtler de gruplartur. İslam’ın bölgeye girişiyle bu denge kökten değiştirilmiştir. Süryaniler, Yahudiler ve Rumlara (Hıristiyanlar ve Yahudilere göre İslami örtü altında) Araplara karşı bugünkü Irak ve Suriye’de üstün kurmuşlardır. Mısır’da Kıpti Hristiyanlara karşı aynı durum yaşanmıştır. Türkler Anadolu’da Rumlar ve toplu Ermeniler karşısında üstünlük ve nüfus üretiyor. Kürdistan’da Ermeniler ve Süryaniler karşısında Kürtler benzer bir çoğunluk ve nüfus sahibi. Etki kavim isminden kavmin içinde üst tabakanın hegemonyası anlaşılmalıdır. Tüm çatışmalar ve fetihlere rağmen, alt tabakalar ve halklar arasındaki anlatımları esas olarak sürdürmüştür. Kürtler Ermeni ve Asuri kavimleriyle iç içe yaşamışlar ve ortaklaşa birçok uygarlık ve kültürel girişimde bulunanlardır. M.Ö. 2.000’lere kadar uzanan bu bütünü kapsayan varlığı tarihsel olarak da tespit edilebilmektedir. Kavim beylikleri arasındaki tüm iktidar çekişmeleri ve mülk kavgalarına rağmen, 19. yüzyılın başlarına kadar Ermeni, Kürt, Türkmen ve Süryani halkları arasında yoğun kültürel anlatımlar yaşanmıştır. Bu anlatımlar ağırlık olarak simbiyotik olup, hem maddi hem de manevi-kültürel alanlar gelişmiştir. Bu halkların kaderlerini köklü olarak değiştirecek olumsuzluklar yaşanmamıştır. Var olan birikimler daha çok kavim üst tabakaları arasında olup çıkarları kışkırtılarak çatışmalara dönüştürülmüştür. Alt tabakalar arasındaki dinsel ve mezhepsel gruplara saygı gösterilmiş, dostluğun ve kardeşçe karşılama cephesi engel olarak görülmemiştir. Tarihin hegemonik güç ve ideolojiler kurallarının yazılıp propaganda yapılması bu gerçeğin üstünü örtemez, ortadan kaldırmaya yetmez.

Ortadoğu’nun dört gövdesi ulusundan bahsetmek mümkündür. Bunlar Arap, Türk, Kürt ve Fars uluslarıdır. Büyük yerine nüfus dememin sebebi demografyayla bağlantılı. Yoksa ulusları büyük-küçük diye sınırlama etik ve doğru değildir. Azınlık ulusu kavramı da demografi ile bağlantılı. Azınlığın neden olacağı bir kusurun olmayacağı veya küçüklük nedeninin sayılamayacağı toplumsal hakikat ve etik gereğidir.

Ulusal sorunlar işlerken yöntemin farkını önemle savunma durumundayım. Ulusal olgunun giderek daha fazla çıkarılması kapitalist modernitenin gelişimiyle yakından bağlantılıdır. Ulusal olgu ideolojisi, iktidar ve sermaye tekellerinin oluşumunda öne çıkarılması gereken stratejik bir olgudur. Abartılarak barındırılarak bu stratejinin gereğidir. Ulusal olgunun çözümlenmesinde iki temel eksik ve hatalı çözümlemeden bahsetmek gerekir. İlk, Descartes savaşındaki keskin özne-nesne ayrımına dayalı pozitivist yaklaşımdır. Pozitivizmin olgusal özelliği bilinmektedir. Temel hatası, ulus olgusunu istemek fizik, kimya ve biyoloji olguları gibi tam nesnel nitelikli saymasıdır. Bu yaklaşım toplumsal doğadaki öznelliği ve kullanımları kesinlikle ihmal etmektedir. Ulusal koruyucu soykırımlara kadar varması bu keskin, katı ve ucu kapalı ulusal kimlik anlayışıyla çok yakından bağlantılıdır. Gereksinim yaratma gereksinmelerini yapılandırmanın yapılandırmanın en önemli düşünce aşamasıdır.

 Olgu ve algı arasında biçimlendirilmiş aynılık ve yaklaşım yaklaşımları çok problemlidir. Bu da sistemin özüyle ilgili bir zorunluluktur. Sistem bütün değerlendirmeni algı ve olgu arasındaki aynılık ve değişiklik üzerine inşa eder ki, bunun altından çıkmak mümkün değildir. Sistem taşıma bütün ekolleriyle kendi içinde çözümsüzdür.

Kendi yorumum, çözüm aynılık ve farklılık dışında arama yönündendir. Algı ve olgu temelindeki ikilemle bağlantılı. Madde-enerji, yapı-işlev, cümle-dalga gibi evrensel ikilemler algı ve olgu arasında da geçerlidir. Bana göre bu ikilem insan ve ruh bedeni, evren ve zihnin arasında içerdiği biçimi ifade eder. Zihnin evreni tam doğumu mutlak bilgi kavramına götürebilir. Fenafillâh, Nirvana, Enel-Hak, Mutlak Bilgi (Hegel) öğretileri bu ideayı taşır. Bu yaklaşmaya yakın bir sonuç gibi. Algı ile olgunun tamamen farklı olması ise, zihin ile gerçeklik arasındaki bağın kopuşunu ve hakikatin sonuna taşmasını ifade eder. Avamî, düşüncesi çok az gelişmiş olanları kapsar. Hakikat payı çok zayıf ve inşa değeri, farklılıkları düşük bir zihniyettir.

?

(Bu yazının devamını dosyaları PDF olarak “Kürdistan’da Yaşayan Halklar ve İnançlar” konulan Komünar dergisinden okuyun.)

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.