İslam Kültürü ve Arap-Kürt-Türk İlişkileri-1
Sanıldığının aksine, Bizans İmparatorluğu'na karşı verilen Malazgirt Savaşı sadece Türk boylarından derlenen güçlerle değil, en az onlar kadar Kürt aşiret ve beylik güçleriyle verilen ve kazanılan bir savaştı.
ABDULLAH ÖCALAN
Orta İslam kültürünün temelleri şekillenen Kürt-Arap-Türk ilişkileri, Kürt gerçeğinin yansımasının çok önemli bir rolü vardır. Özellikle 7. ve 11. bölge arasındaki dönemde, Arap-Kürt bölgesinde Arap-İslam kültürünün etkisi altında ortaya çıkan bir yandan beylikler halindeki iktidar-devlet oluşumları, diğer yandan tasavvufi tarikatlar temelindeki sivil toplum oluşumları Kürtlerin halklaşma, kavimleşme ve milliyetleşme yolunda (Her üç kavram arasında pek az fark vardır) önemli gelişmelerin yaşanmalarına yol açmıştır. Daha önceki süreçte Fars-Kürt değerlendirmelerinde de benzer gelişmeler yaşanmıştı Bu gidişatın devamında kesinlikle Kürt-Türk ilişkileri, her iki insanı özellikle varlıklarını korumalarında çok daha önemli stratejik ilişkilere dönüşmüştür.
Orta Asya’nın gerek iklimsel kullanımı toplumsal yapılarından oluşan gelen olumsuzluklar nedeniyle 10. yüzyılda Ortadoğuya doğru göçlerini hızlandıran Türk boyları, ölmemek için sürekli yaşayabilecekleri yeni yurtlar arama peşlerindeydiler. Geleneksel İran kırsal arazilerinde fethe dayalı yerleşkeler oluştursalar da, bunlar pek kalıcı olamamıştı. Hem iç oğlan hem de komşu kavimlerle konuşmalarda sürekli iktidar boğuşmalarını yaşıyorlardı. Çatışmalar kalıcı ve güvenli bir yerleşime çok az imkan tanıyordu. Dolayısı ile batıya doğru ilerleyerek, Arap ve Bizans krallık arazilerine açılımları grupları arz etmekteydi. Bu sefer kavim olarak karşılarına Araplar, Kürtler ve Ermeniler çıkıyordu. Arap Abbasi sultanlarının en önemli devşirme askerleri Türk kökenliydi. Ancak ancak en seçkin savaşkan Türkler iskân edilebilirdi. Kaldı ki, bunlar kısa sürede kolayca Araplaşıp kendi kabilelerinin kültürleriyle bağlarını kesebiliyorlardı. Geriye kalan geniş çocuk birimlerine acilen yerleşim yerlerini korumak için temel bir sorun olarak değerlendirin. Arap toprakları, özellikle bugünkü Irak’tan Mısır’a kadar uzanan alanlar askeri harekât hattı Atabekler ve hanedanlar olarak birçok beylik oluşturmuşlardı. Amaların akını hamileliği karşısında bu beylikler kaçamağıyla karşı karşıya kalıyordu. Burada da askeri-devşirme olgusu temel olup, geri kalan Türk erkekleri daimi bir arayış içinde olmaya ve göçebe olarak yaşamaya devam ediyorlardı.Kürtlerle tarihi temasları bu arayışlar sırasında gelişti. Geriye kalan geniş çocuk birimlerine acilen yerleşim yerlerini korumak için temel bir sorun olarak değerlendirin. Arap toprakları, özellikle bugünkü Irak’tan Mısır’a kadar uzanan alanlar askeri harekât hattı Atabekler ve hanedanlar olarak birçok beylik oluşturmuşlardı. Amaların akını hamileliği karşısında bu beylikler kaçamağıyla karşı karşıya kalıyordu. Burada da askeri-devşirme olgusu temel olup, geri kalan Türk erkekleri daimi bir arayış içinde olmaya ve göçebe olarak yaşamaya devam ediyorlardı. Kürtlerle tarihi temasları bu arayışlar sırasında gelişti. Geriye kalan geniş çocuk birimlerine acilen yerleşim yerlerini korumak için temel bir sorun olarak değerlendirin. Arap toprakları, özellikle bugünkü Irak’tan Mısır’a kadar uzanan alanlar askeri harekât hattı Atabekler ve hanedanlar olarak birçok beylik oluşturmuşlardı. Amaların akını hamileliği karşısında bu beylikler kaçamağıyla karşı karşıya kalıyordu. Burada da askeri-devşirme olgusu temel olup, geri kalan Türk erkekleri daimi bir arayış içinde olmaya ve göçebe olarak yaşamaya devam ediyorlardı. Kürtlerle tarihi temasları bu arayışlar sırasında gelişti. Amaların akını hamileliği karşısında bu beylikler kaçamağıyla karşı karşıya kalıyordu. Burada da askeri-devşirme olgusu temel olup, geri kalan Türk erkekleri daimi bir arayış içinde olmaya ve göçebe olarak yaşamaya devam ediyorlardı. Kürtlerle tarihi temasları bu arayışlar sırasında gelişti.Amaların akını hamileliği karşısında bu beylikler kaçamağıyla karşı karşıya kalıyordu. Burada da askeri-devşirme olgusu temel olup, geri kalan Türk erkekleri daimi bir arayış içinde olmaya ve göçebe olarak yaşamaya devam ediyorlardı. Kürtlerle tarihi temasları bu arayışlar sırasında gelişti.
Hem beylikler hem de sivil toplum olarak Kürtlerin bu dönemindeki (11. ve 12. yüzyıl) temel sorunu, bir yandan Arap sultanları ve işgalcileriyle süregelen gergin, çatışmalı ve uzlaşmalı açıklamalardan, diğer yandan Bizans İmparatorluğu’nun Roma’dan kalma geleneksel çalıştırma ve işgal hattı uzerinde bulunmalarindan dolayisiyla sürekli kismalardan artik du. Güneyden güvenlik bölgelerin, ta Yemen’den geçmiş ve geçmiş El Ubeyd bölgesi (M.Ö.5000-4000) kadar uzanan Semitik Yerlilerin saldırıları bitmek nedir? Akadlar, Babilliler ve Asurlular döneminde kraliyet desteğiyle devam eden bu kuzeye (cennet kavramına yol açan arazilere, coğrafyaya) doğru kısımlar, M.Ö. 5. yüzyıldan itibaren Arap istilalarıyla daha da hız kazandı.
İslamiyetle birlikte Araplar çığ gibi büyüyen istilalarıyla Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya içlerine kadar sel gibi akarken, bundan en büyük zararı kuzeydeki Aryen kökenli geleneksel topluluklar ve bunların önde gelen gelenleri olan Proto Kürtler ve Kürtler gördüler. Kürtler belli bir direnmeden sonra İslamlaşarak, Kürt kabileleri üst tabakaları Arap-İslam asimilasyonlarını kabul ederek, alt tabaka tasavvufi sivil toplumlar kuralları ve geleneksel olarak hep yapıldığı gibi dağların doruklarına ve enginliklerine çekilerek varlıklarını korumayı genişleterek geliştirdiler. Bahsedildiği gibi, bu stratejilerle ilgili olumlu ve olumsuz sonuçlarla birlikte korumayı ve geliştirmeyi başardılar.İşbirlikçi üst tabaka olumsuz yönü ağır basan Sünni bir milliyetleşmeyi (kendini ağırlıklı olarak Arap milliyetinden sayma,
Kuzeyden ve batıdan İskender’le başlayan, Roma ve sonrasında ardıllı olan Bizans İmparatorluğu’yla devam eden İran, Pers, Part ve Sasani İmparatorluklarına yönelik saldırıların yol açtığı savaşlar, uzantılar olarak Kürt kökenli toplulukların temel yaşam ortamlarını kapsar. Kuzeyden, güneyden ve batıdan gelen bu tarihsel saldırı akınları, Türk boy beylikleri ve ardından gelen Hıristiyanların akınlarıyla İran İmparatorluğunu yıkmalarının ardından, doğu yönünde güç kazanıp katlanarak gelişti. anlarda cennet olarak tabir edilen topraklar lanetli topraklar haline geldi. Kürtlerin kurtuluşu ve lanetliliğinin arkasında böylesi acımasız savaşlarla yüklü bir tarihin çevresine önemle dikkat edilmesi gerekir.İster kabileler ve aşiretler olarak varlık bulsunlar, ister kavim olarak varlıklar kazansınlar, Kürtler dışından kaynaklı ve onun dem iç uzantıları bulunan olumsuz sonuçlar doğurucu güçlerin yöneticilerindeydiler. Türk beyliği, sultanlık ve kabile boylarıyla bu ahval ve şerait içinde karşılaştılar. Her iki gücü de askeri ve savaşkandı. İlk temaslarında bazı çatışmalar yaşasalar da, ağır basan yön dostluk ve uzlaşmaydı. İki buna yanında da ihtiyacı vardı. Çatışma yolunu tercih etmeyip her iki bölgeyi de stratejik olarak kaybedebilir, birlikte tükenebilirlerdi. Bu bütünsel bilincin her iki yanında da var olduğu görülüyordu. Çatışma yolunu tercih etmeyip her iki bölgeyi de stratejik olarak kaybedebilir, birlikte tükenebilirlerdi.Bu bütünsel bilincin her iki yanında da var olduğu görülüyordu. Çatışma yolunu tercih etmeyip her iki bölgeyi de stratejik olarak kaybedebilir, birlikte tükenebilirlerdi. Bu bütünsel bilincin her iki yanında da var olduğu görülüyordu.
Abbasi halifesinden sultanlık Unvanı alan Oğuz-Selçuklu Hanedanından Sultan Alparslan, Anadolu’nun kapılarını açmak için Kürdistan’da müttefik bulma peşindeydi. 1071’de Malazgirt Savaşına girerken, dönem güçlü Kürt beylikleri ve aşiretleriyle açıklamalar geliştiriyordu. Bunun sonucunda Meyafarqîn (Silvan)merkezli Mervani Sultanlığı’nda aranan rakiplerini buldu. Yörenin birçok aşiretinden de kendi kabile güçlerine denk bir kuvvet derledi. Sanıldığının aksine, Bizans İmparatorluğu’na karşı verilen Malazgirt Savaşı sadece Türk boylarından derlenen güçlerle değil, en az onlara kadar Kürt aşiret ve beylik güçleriyle verilen ve kazanılan bir savaştı. Malazgirt Savaşını doğru çözümlediğimizde, Kürt-Türk düşüncesindeki temel stratejik mantık da anlaşılacaktır. Durum özce şöyledir: Kürtler batıdan ve kuzeyden gelen Roma ve Bizans saldırılarına karşı varlıklarını korumak ve dağıtmak için güçlü rakiplere sahiplerdi. Arap-İslam güçlerinde bu imkânı gördüler. Türk boy bölgelerinin gelişmesine kadarki süreçte Arap güçleriyle geliştirdikleri konuşmalar hızla İslamlaşmalarının temel nedenlerinden biri bu güvenlik ihtiyacıydı. Türk erkeklerinin yeni yurt ihtiyaçları onları ya Kürtlerle savaştırıp işgalci gücü düşürecekti, ya da bu mümkün olmazsa, doğruluğu kurup Bizans İmparatorluğu’nu daha da batıya sürerek kendileri yerleşkeler kuracaklardı. Her iki taraf Malazgirt Savaşına bu stratejik mantıkla girdi. Savaş kesinlikle Bizans İmparatorluğu’na karşı Kürtlerle Türklerin ortak savaşıydı. Arap-İslam güçlerinde bu imkânı gördüler. Türk boy bölgelerinin gelişmesine kadarki süreçte Arap güçleriyle geliştirdikleri konuşmalar hızla İslamlaşmalarının temel nedenlerinden biri bu güvenlik ihtiyacıydı. Türk erkeklerinin yeni yurt ihtiyaçları onları ya Kürtlerle savaştırıp işgalci gücü düşürecekti, ya da bu mümkün olmazsa, doğruluğu kurup Bizans İmparatorluğu’nu daha da batıya sürerek kendileri yerleşkeler kuracaklardı. Her iki taraf Malazgirt Savaşına bu stratejik mantıkla girdi. Savaş kesinlikle Bizans İmparatorluğu?na karşı Kürtlerle Türklerin ortak savaşıydı. Arap-İslam güçlerinde bu imkânı gördüler. Türk boy bölgelerinin gelişmesine kadarki süreçte Arap güçleriyle geliştirdikleri konuşmalar hızla İslamlaşmalarının temel nedenlerinden biri bu güvenlik ihtiyacıydı. Türk erkeklerinin yeni yurt ihtiyaçları onları ya Kürtlerle savaştırıp işgalci gücü düşürecekti, ya da bu mümkün olmazsa, doğruluğu kurup Bizans İmparatorluğu’nu daha da batıya sürerek kendileri yerleşkeler kuracaklardı. Her iki taraf Malazgirt Savaşına bu stratejik mantıkla girdi. Savaş kesinlikle Bizans İmparatorluğu?na karşı Kürtlerle Türklerin ortak savaşıydı. Türk erkeklerinin yeni yurt ihtiyaçları onları ya Kürtlerle savaştırıp işgalci gücü düşürecekti, ya da bu mümkün olmazsa, doğruluğu kurup Bizans İmparatorluğu’nu daha da batıya sürerek kendileri yerleşkeler kuracaklardı. Her iki taraf Malazgirt Savaşına bu stratejik mantıkla girdi. Savaş kesinlikle Bizans İmparatorluğu?na karşı Kürtlerle Türklerin ortak savaşıydı. Türk erkeklerinin yeni yurt ihtiyaçları onları ya Kürtlerle savaştırıp işgalci gücü düşürecekti, ya da bu mümkün olmazsa, doğruluğu kurup Bizans İmparatorluğu’nu daha da batıya sürerek kendileri yerleşkeler kuracaklardı. Her iki taraf Malazgirt Savaşına bu stratejik mantıkla girdi. Savaş kesinlikle Bizans İmparatorluğu’na karşı Kürtlerle Türklerin ortak savaşıydı.
Bu savaşın sonuçları açıktır: Türk boyları için Anadolu?nun kapıları açılmış, tarihî bir dönem başlamıştır. Kürtler ise, kendilerini yüzyıllardan beri sürekli baskılayan ve geriye iten tarihî bir engelleyici güçten kurtulmuş olmaktadır. İslam bu ilişkide harç görevini görmüştür. İslami örtü altında verilen ortak savaş, aslında kabile ve aşiret özellikleri ağır basan iki halkın varlıklarını koruma ve geliştirme amaçlıydı. Başarısızlık daha o zaman her iki halk için varlıklarını yitirme ve gerileme anlamına gelecekti. Resmi tarih, Malazgirt Savaşını hep Türk Sultanının büyüklüğüne bağlayıp özünü gizler. Malazgirt Savaşı en az Türkler kadar Kürtlerin de savaşıdır. Resmi tarihte yazılı olmamak bir gerçekliği ortadan kaldırmaz.
Zaman zaman çatışmalarla bozulsa da, Kürt-Türk ilişkilerinde bu mantık günümüze kadar geçerliliğini sürdürecektir. Türklerin Anadolu içlerine yerleşmeleriyle birlikte, bu yeni strateji geçerliliğini hep koruyacaktır. Tarihin kritik anlarında her iki güç ancak birlikte davrandıklarında başarılı olabileceklerini hatırlayacaklardır. Kürt Eyyubi Hanedanlığı?nda, birçok Anadolu beyliğinde ve Osmanlılar döneminde bu mantık hep işleyecektir. Tarihin derinliklerine uzandığımızda, Hitit-Mitanni (M.Ö. 1600’ler) ilişkilerinden beri Anadolu ve Mezopotamya?daki güçler arasında benzer bir stratejinin işlediğini görmekteyiz. Hem halk ve sivil güçler hem de iktidar güçleri olarak bu iç içelik yaşanacaktır. Sadece batıdan değil, doğudan ve güneyden gelen tehditlere karşı da bu ortak savunma stratejisi işleyecektir. Osmanlı Sultanı Birinci Selim, İran Safevi İmparatorluğu’nun yayılmasını yine benzer bir ittifak anlayışıyla durdurmuştur. Aynı tarihlerde (1514-1517) güneyden gelen Mısır merkezli Memlûk Sultanlığı da İdris-i Bitlisî öncülüğünde kurulan ittifakla önce durdurulmuş, sonra yıkılmıştır. 1920’lerdeki Kurtuluş Savaşında da aynı strateji yürürlükte olacaktır.
İran Safevi İmparatorluğu’nun yayılmasına karşı verilen 1514 yılındaki Çaldıran Savaşında Yavuz Selim’in ordusunda yeniçerilerden daha fazla Kürt beylik ve aşiret kuvvetleri vardır. Savaş hem verilen yer hem de askeri bakımdan Osmanlı-Kürt ittifakıyla (Amasya’da yirmi sekiz Kürt Beyi ile Yavuz Selim arasındaki protokol) kazanılmıştır. Memlûkların Urfa ve Mardin’deki hâkimiyeti göz önüne getirildiğinde, Mercidabık (Kuzey Suriye’de Halep’e yakın bir yer) Savaşı’nın da benzer karakterde olduğu görülür. Her iki savaşın stratejik olarak Kürtlerin varoluş ve bağımsızlığında önemli rol oynadığını belirlemek son derece gerçekçi ve gereklidir. Şoven tarih hep gerçeklerin üzerini örtmüştür. Selçuklu, Eyyubi ve Osmanlı Hanedanlıkları döneminde Kürdistan coğrafyasında verilen savaşları ağırlıklı olarak Kürtlerin işgalci güçlere karşı savaşları biçiminde değerlendirmek en doğrusudur. 1920-1922’deki Ulusal Kurtuluş Savaşı da buna dahildir. Türklerin bu savaşlardan kazancı, Kürtler olmaksızın barınamayacakları Anadolu’da kalıcı bir yurtluk kazanmış olmalarıdır.
Kürtlerin Türk kavimleri, beylik, sultanlık ve boylarıyla kurduğu ilişkilerin mahiyeti doğru kavranmadan, her iki toplumun varoluş tarihleri doğru yazılamayacaktır. Kürtlerin Türklerle ilişkilerinde varlıkları asimilasyonla ya da askeri zorla tehdit altına girsin diye değil, varlıklarını birlikte daha güçlü korumak ve geliştirmek için bu stratejiyi benimsediklerini çok iyi anlamak gerekir.
Tarihsel derinliği olan bir zihniyete sahip Türkler için de aynı stratejik mantık geçerlidir. Objektif olarak Batı ajanlığı anlamına gelen “Beyaz Türk” faşizmi’nin son yüz yıldır bu stratejik mantığı ve tarihsel işleyişi inkâr eden tavrının temelinde, her iki toplumsal kültüre karşı komplocu niyet ve uygulamaları vardır. Daha inşa edildiği ilk dönemlerden beri özü böyle olan ilişkileri esas alan Kürtlere inkâr, imha, asimilasyon ve soykırımı dayatmak, her iki toplumsal kültüre en büyük ihanet olup birlikte kaybetmeleriyle sonuçlanacaktır.
ortadaki toplumlar arasındaki ilişkilere damgasını vuran olgu dindir. Din şartlarında bugünün milliyetçiliği gibi bir kullanıma sahiptir. Ama toplumsal gerçeklikte din fikri bir örtü kültürü olup, asıl varlığı dil ve geleneksel oluşturur. Kürt dili ve kültürünün İslami örtüsü altında sergilediği olumlu ve olumsuz etkilerle devam etmiştir. Bu çağda daha da belirginleşen halklaşma ve kavimleşme olguları kültürel gerçekliğin temel boyutlarından biri haline gelmiştir. Aşiretsel ve dinsel zihniyetle birlikte kavimsel zihniyet de gelişim göstermiştir.
( Yazının tamamı için Komünar dergisinin “Kürdistan’da Yaşayan Halklar ve İnançlar” konulu 73. Sayısından okumalar. Dergi bölümleri yayımlanmıştır. )