MUZAFFER AYATA
Önderlik sorunları çözüp yolu açıyor
Milyonlarca insan Türk devletinin baskısı altında alanlara çıkıp Newroz’u kutladı. Fakat Türk televizyonlarında, yine AKP ve muhalefete yakın -CHP’de dahil- televizyon kanallarında Kürdistan’daki Newroz coşkusuna ilişkin hiçbir haber göremedik. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlar. O halde bizi imha edip, yok etmek istiyorlar. Niyetleri öyledir. Eğer seni görmüyor, seni yok sayıyorsa niyetlerinin kötü olduğunu bilmek gerekir. Bu kesinlikle böyledir. Bir yerde mahsur kalmış bir köpek için 10 dakikaya yakın haber sunulurken, alanlara çıkan milyonlarca Kürt haber değeri taşımıyor. Hiçbir şekilde dünyada tanınmamızı istemiyorlar. Sundukları haber dilinde bizi insan olarak görmüyorlar. Her gün, “Milli Savunma Bakanlığının aktardığına göre saldırı hazırlığındaki teröristler etkisiz hale getirildi” biçiminde haberler sunuluyor. Yani biz onlara göre sadece terörist, öldürülmesi ve tasfiye edilmesi gereken kişileriz. Sadece bunu bize layık görüyorlar. Bu nedenle bu sisteme karşı durma ve mücadele etme herkesin işi değildir!
Dikkat edilirse, Ortadoğu’da hiçbir devlet ve örgüt Türk devletiyle savaşmayı göze alamıyor. Yani Türk devletine bulaşmak istemiyorlar. Türk devleti bir milyona yakın askeri besliyor. Büyük silahlara ve askeri kültüre sahip bir devlettir. Türk devleti toplumun zihniyetini teslim almıştır. Toplum devlete karşı çıkamıyor. Türkiye’de bir barış hareketi yoktur.
Kürtlere karşı o kadar katliam yapıldı, yapılıyor, ancak hiç kimse bir gün olsun İstanbul ve Ankara’da savaşa karşı miting yapmadı. Eğer 1980’li yılları göz önüne getirirsek, devlet ve siyaset açısından durum günümüzden daha iyi değildi. İlahi bir emir gibi, “Türkiye’de Türklerin dışında kim var ki? Neden Kürtler ve diğer şeylerden bahsediliyor? Bunlar kötü şeylerdir. Bu fikirler de nereden çıktı?” biçiminde yaklaşıyorlar. Yani bu zihniyete göre doğal hakları talep etmek, dünyanın en büyük suçudur. O hâlde toplum “Sen Türk olacaksın. Türkiye Türklere aittir” konusunda mutabıktır. Sanki Kürdistan onların toprağı, ülkesidir ve fethedip, zapt etmişler. Normalde ezilen insanlara da yaşam hakkı verilir. Fakat Kürtler söz konusu oldu mu onlara yaşam hakkı yoktur.
Dikkat edilirse, Önderlik tarihi çok iyi okuyor. Bu nedenle Kadın Özgürlük Hareketi’nde o kadar gelişme yaşandı. Önderlik tarihi ve dini iyi biliyor. Çünkü bu husus bugünkü toplumun fikriyat ve sosyolojisini tayin ediyor. Önderlik günümüzün toplumunu iyi tanımak için tarihe başvurup, “Tarih günümüzde biz de tarihin başlangıcında gizliyiz” diyor. Önderlik kendini tarihten koparmıyor, tarihi parça parça ele almıyor. Militanlaşmayı, kadrolaşmayı, partileşmeyi Mazlum ve Egid gibi ele almamız lâzım. Parça parça değil, bir bütün ve onların devamı olarak görmek gerekir.
Örneğin arkadaşlar, “Bu yetersizlik var. Yönetimlerimiz şöyle iyi değildir, şöyle keyfi davranıyor. Arkadaşlarla bütünleşemiyorlar. Bizi iyi bir şekilde eğitmiyorlar. Bizi anlamıyorlar. Arkadaşlar neden böyle yapıyorlar?” diyor. Bu şekilde kendilerini sorunlar ve yetersizlikler içinde boğuyorlar. Evet yetersizlikler var. Peki neden biz yapmıyoruz? Biz insan değil miyiz? Aklımız yok mu? Parti bize yol göstermiş. Önderlik göz önündedir. Neden Önderlik şikâyet etmiyor? Önderlik sorunları çözüp, yolu gösteriyor. Mücadele edip, düzeltiyor. Militanlık, yöneticilik ve komutanlığımızın da böyle olması gerekir. Yani ateş gibi olmalıyız. Ateşin düşmanı yakması lâzım. Yanan şey yakmalı. Fakat yakılmayan şeyler var. Militan, kadro ve fedai kendini ve halkını yakmamalı. Onlar yakılmaz. İnsan kendi katili ve kendi karşıtı olmamalı. İnsan düşmanı kendinde yaşatmamalı, içine almamalı ve kendine yaklaştırmamalı. İnsan kendisine karşı olanı yakmalı.
Örneğin, tecrübelerin fazla olmadığı bir dönemde en çok gerilla kurallarına göre hareket eden, bunları ahlâk, ilke, yoldaşlık ve düşünce temelinde yerine getiren Egid arkadaştır. Egid arkadaşın döneminde keyfiyet ve farklı yaşam yoktur. Egid arkadaş her zaman arkadaşlarla bütünleşmiş, bilgisini onlarla paylaşıp, onları dinlemiştir. Tek bir kuruşu bile boşa harcamazdı. Bir sakız aldığında bile arşive kaydediyordu. Bunlar notlarında var. Egid arkadaşta hamlık ve kofluk yok. Dürüst, açık ve şeffaftır.
PKK’nin oluşumu ve ortaya çıkışında insanlık değerleri var. PKK’nin içinde yer alanların gözü iktidar, kariyer, yetki, mal ve mülkte değildir. Kendilerini toplumdan ve arkadaşlarından üstün görmezler. Bu tür şeylerden uzaktırlar. Kıskanç ve hasetçilerin, yine zorbalık yapanların, insanları küçük gören, rencide eden ve kendilerini büyük görenlerin bizden olmadığını bilmek gerekir. Bu tür şeyleri düşünenler bizden değildir. Bu tür kişiler Partiden ve Parti çizgisinden uzaklaşmıştır.
Mazlum Doğan arkadaş zindanın o ağır koşullarında direnirken, aylarca kendisiyle ve arkadaşlarla tartıştı. Dışarıda da Önderlik Kürdistan’a dönüş için yıllarca mücadele edip, çalışmalar yürüttü. Önderlik ideolojik, askeri, siyasi olarak arkadaşları netleştirmek, eğitip geliştirmek ve ülkeye göndermek için yoğun çaba harcadı. Birçok kişi, “Bu koşullarda Kürdistan’a gidiş intihardır. Devlet hâkim olmuş” diyordu. Ancak Önderlik ısrar edip, arkadaşları ikna etti. Bunun için kafa patlattı. Arkadaşlar da Önderlikle bütünleşti.
Gerillayı Apocu çizgiye oturtan, Önderliği çok iyi anlayan, çizgiye, ilke ve ahlâkına sadık kalan, yine anladığı ve bildiği kadar içten bir bağlılıkla mücadele yaklaşan Egid arkadaştı. Yetersizlik ve eksikliklerimizi aşmak için Egid arkadaşı sürekli bir kitap ve roman gibi okumak ve anlamak lâzım. Yani sadece, “Bir kahraman ve öncüdür” dememek gerekir. İnsan aklı, emeği, cesareti, fedakârlığı, dürüstlüğü, mütevaziliği ve ahlâkıyla yaşarsa kahraman ve öncü olabilir. İnsanın kaç yıl yaşadığı ve yaşayacağı önemli değil, önemli olan bu kahramanlarımızın geliştirdiği mücadeleye göre yürümektir.
Egid arkadaş Kürdistan Özgürlük Hareketi saflarında erken şehit düştü. Arkadaşlar büyük zorluklar içinde ülkeye ulaşıp, 1984 yılında 15 Ağustos Atılımı’nı geliştirdiler. Atılımdan iki sene sonra 1986’da da Egid arkadaş şehadeta ulaştı. Daha öncesinde Kemal Pir arkadaş 1982’de zindanda şehit düştü. Ardından 1983’te Mehmet Karasungur arkadaş şehadete ulaştı. Dikkat edilirse bu şehadetlerden sonra gerillada PKK’nin ve Önderliğin çizgisi tam oturmadı. Hogır, Şemo, Kör Cemal gibileri çizgiyle oynadı. Bu unsurlar Parti kültürünü, ideolojisini ve sosyalizmi içselleştirmemişti. Köylülük, şehirlilik ve küçük burjuva anlayış, tepki ve alışkanlıklarıyla sağlam bir gerilla kültürününün gelişmesine engel oldular. Hem yaşam ve katılımda -kadın-erkek ilişkisi de dahil-, çok zarar verdiler hem de kazanabileceğimiz birçok kişi ve çevreyi bize düşman ettiler.
Kaybetmeyi kader olarak görmeyeceğiz
Egid arkadaşı tanıyan dost ve arkadaşlardan hiçbiri, “Egid arkadaş insanlara sıkıntı vermiş, hakaret etmiş. Birileri onun hakkında olumsuz konuşuyordu” demiyor. Çünkü böyle bir şey olmadı. Yetersizliklerimiz olabilir ama büyük yanlışlıklar yapmamak gerekir. Özellikle de hiçbir zaman halk karşıtlığı yapmamak lâzım. Biz mücadeleyi ve devrimi halk için yapıyoruz. Yani kendi şahsımız için yapmıyoruz. Halkın devrime ihtiyacı var. Çünkü her zaman kaybetmiş. Değerleri, kültürü ve emeği elinden alınıyor. Onlara sahip çıkamıyor. Baskı ve zulüm altındadır, kendisine özgürlük lâzım. Biz de bunun öncülüğünü yapıyoruz. Biz nasıl halkın tersine göre davranabiliriz? Halkına ve sözüne bağlı olanlar tarihin akışında öncü olmalı. Yani engel ve muhafazakâr olmamak gerekir. Örneğin eğer Hitler başarılı olsaydı; Yahudi, çingene, komünist ve fiziki olarak engelli insanlar tamamen ortadan kaldırılıp, hedefledikleri arı Alman ırkı projesi hayata geçseydi dünyamızın durumu ne olurdu? Hitlerciler işgal ettikleri her yerin kaynak ve zenginliklerini talan edip Berlin’e götürdü. Yani toplumların tüm değerlerini hedef aldılar. İnsanların canına ve malına kastettiler. Eğer Hitler zafere ulaşsaydı, dünyamızın durumu çok daha kötü olacaktı. Bu insanlık Hitler’i reddedip lanetliyor.
Günümüzde hâlâ faşist, milliyetçi ve ırkçı kesimler mevcuttur. Burjuvazi gerekli gördüğünde iktidarı için bu grup ve kesimleri harekete geçiriyor. Onların ruhu ve Hitler birbirinden uzak değildir. Tüm iktidarlarda Hitler’in ruhu var. Eğer bazı yerlerde ön planda değilse, buna fazla ihtiyaç duymadıkları içindir. Ukrayna’da savaşın o kadar büyümesinin bir nedeni de budur. Rusya, “Ukrayna’da ordu ve devlet Hitlercileri önemli yerlere yerleştirdi. Ben bundan rahatsızım” diyor. Peki bu kişileri kim o kadar destekleyip, devletin içine yerleştirdi? İstihbarat örgütleri, Avrupa Birliği ve NATO’nun bu işte parmağı yok mu? Kesin vardır. Bunu kimse kendi başına yapamaz. Çünkü bunlar gücünü toplumdan almıyor. Yani kitlesel değiller.
Türkiye’de Ergenekon, kontrgerilla kitlesel değildir. Halk içinde herhangi bir destekleri yoktur. CIA, NATO ve Gladio tarafından destekleniyorlar. Provokasyon yapıp, devleti savaşa çekebilirler. Ukrayna’da da böyle yapıldı. Putin de aynı zihniyete sahiptir. Bu nedenle Ukrayna yıkılıyor. Herkes bu savaştan zarar görüyor. Bu şekilde dünyada daha fazla silah satılacak. Yani herkes yeni bir arayış içine girdi. Bu savaş bizi ve Suriye’yi de etkilecek. Türk devleti saldırılarını artıracak. Herkesin Ukrayna-Rusya savaşıyla meşgul olduğu bir dönemde Türk devleti fırsatçılık yaparak bize darbe vurmak istiyor. Türk devletinin ekonomisi oldukça kötü durumda. Tayyip Erdoğan ülke içinde ve ülke dışında itibar kaybetmiş. Seçimlerde tekrar iktidar olmak istiyor. Diğer partilerin fazla milletvekili çıkarmasını engellemek için seçim kanununu da değiştirdi. Yani her yönden hazırlıklarını sürdürüp, her türlü kötülüğü organize ediyorlar.
Dikkat edilirse iktidarı, talanı ve zulmü modernize edip, başka bir biçimde boyayıp, cilalıyorlar. Ancak özü ve içeriği yine zulüm ve zorbalıktır. Biz de sürekli iyiliği ve güzelliği organize ediyoruz. Biz neolitik toplum ve Demirci Kawa’dan günümüze toprağı, rengi, dili, doğası, yaşamıyla bir olma çizgisi ve özgürlük talebini temsil ediyoruz. Bu nedenle başkalarını taklit etmemeliyiz. Bu hususlar önemlidir. Bu konularda çok dikkatli olmalıyız. Çünkü çok erken bir şekilde bu çevrelerin ve negatif durumların etkisine girebiliyoruz. Bu tür durumların önünü kesmek gerekiyor. Gerçek anlamda bu gibi durumların önüne geçen ve bunlara set olan PKK’nin kahramanları ve halkımızdır. Aslında bu kahraman arkadaşlarımız sınırlarımızı belirleyip bize, “Bu sınırları geçmemelisiniz” diyor. Mazlum ve Egid bunları söylüyor. “Hedef ve yol budur. Bu yolda yürümeliyiz” diyorlar. Bize diğer şeyleri yasaklıyorlar. Örneğin Önderlik, “Mazlum Partidir. Egid, gerilla ve Parti çizgisini temsil ediyor. Dolayısıyla bu arkadaşlar bizim için örnektir” diyor. Önderlik aynı zamanda, “Zilan komutandır. Onlar bize emir veriyor ve biz de bu emirleri uyguluyoruz” diyor. Yani bu arkadaşlar gelişmeleri tespit ve tayin ediyor, bize yolu gösteriyor.
Her gelişmeyi çok iyi düşünüp, kendimizle ilgili belli yoğunlaşma içine girmeliyiz. Kendi içimize bakıp, kendimizi arayıp, incelememiz lâzım. Işığı kendimize tutmalıyız. Yani kendi içimizi aydınlatmamız gerekir. Bize ait olan nedir, bize ait olmayan nedir; bizi ne yıkabilir, bizi ne güçlendirebilir konuları üzerinde durmamız gerekir. Kendilerini muhakeme edemeyenler, gelişemez. Lenin, “Eğer devrimciler ciddiyse, ciddiyetleri eleştiri ve özeleştiriyle tanınıp, belirleniyor” diyor. Lenin devrimcileri bu şekilde tarif ediyor. Ciddi olmayan biri eleştiri ve özeleştiri yapmaya gerek duymaz. “Bir şey olmaz” deyip, geçer. İçimizde de böyleleri var. “Geçti. Bırak gitsin” diyorlar. Fakat eğer bırakırsan, en son kendini de bırakırsın. Bırakma olmaz. Yaşananlardan ders çıkarman gerekir. Muhakeme edecek, hesap verip hesap alacaksın. Neden böyle oldu?, Neler yaşandı?, Ortaya çıkan nedir? Kaybettiren neydi? gibi soruları sorup, yanıtlarını aramak gerekir. Eğer yetersizlik ve yanlışlıklarımızı, yine bize kaybettirenleri göremezsek, daha birçok şey elimizden kayıp gider. Bize kaybettirenlerin ne olduğunu bilirsek, kendimizi toparlayabiliriz. Yani o zaman kaybetmeyi bir kader olarak görmeyiz.
Her zaman zaferi hedeflememiz gerekir. Zafer, başarı, yaratma ve inşa çizgisini esas almalıyız. Bizim için en büyük emsal ve eğitmen olan Mazlum ve Egid arkadaşları, o muazzam yoldaşlığı, komünalizmi ve tarihle bütünleşmeyi kendinde toplayıp, geliştiren Önder Apo’dur. Önderlik tüm bunların temsilidir. Hepimiz Önderlik etrafında bir araya geldik. Önderlik bize katılmadı, biz Önderliğe katıldık. Bu katılıma göre hareket etmeliyiz. Yetersizlik, eksiklik ve sıkıntılarımız var. Çözülmeyen sorunlar bir biçimde büyür. Dikkat edelim içimizde bazıları dağınık, kimisi sersem gibidir. Elini bir işe atmış değiller. Yani yaşamın sersemidirler. Bazıları yaşama tepkilidir. Yani isyan halindedir. Kimisi eski yaşamını çok seviyor, tekrar o yaşama dönmek istiyor. Eğer gitseler sorun yok, ama Parti içinde o yaşamı arıyorlar. Bazıları birbirlerine tahammül edemiyor. Birbirlerine tepki duyuyorlar. Her şeyi içine atıp, ardından bomba gibi patlıyor. Düşmanda mı patlayacak, bizde mi patlayacak belli değil. Bunları doğru bir şekilde birbirinden ayırmamız gerekir. Mazlum ve Egid arkadaşın çizgisi bizi zafere götürecek. Bu ispatlanmıştır.
Önderliğin, Mazlum ve Egidlerin çizgisinde kendimizi yaratmalıyız
Mazlum arkadaşın şehadetinin üzerinden 41, Egid arkadaşın şehadetinin üzerinden 37 sene geçti. Fakat her zaman bizimledirler. Kürtlerin içinde Mazlum ve Egid isimleri çoğalmış durumda. Toplum kahramanlarını yaşatıyor. Toplum vefalı ve emeğe bağlıdır, unutmaz. Önderlik 25 senedir, bir adada tek hücrede kalıyor. Dünyanın her yerinde milyonlarca insan Önderliğe bağlılık sloganlarını haykırıyor. Toplum nankör değildir. Bunları doğru bir biçimde beynimize kaydedip, doğru tanımlamalıyız. Kahramanların yoldaşı olmalı ve onların yolunda yürümeliyiz. Kahramanlık hareketini zafere ulaştırıp, zaferi ifadeya kavuşturmalıyız. Bunun dışındaki hiçbir şeyi kabul etmemeliyiz.
Eğer kahramanlığı tanımlayıp, onurlandıracaksak, onu en üst düzeyde ele almamız gerekir. Bunu kendimize layık göreceğiz. O halde kahramanlar gibi hareket edip, mücadele etmeliyiz. Bu ancak, davaya bağlılık, dürüstlük, akıl ve bilimi bütünleştirme, sabır, tüm dikkatleri düşmana verme ve kesinlikle düşmandan hesap sormakla olur. Ayrıca hiçbir zaman yetersizlik, yanlışlık ve içimizdeki düşmanla uzlaşmamalıyız. Nerede ihanet, düşmanla işbirliği varsa reddetmeliyiz. Düşmana ve onunla işbirliği içinde olanlara karşı tepki ve öfkemiz büyük olmalı.
Örneğin daha önce KDP’nin pratiği o kadar göz önünde değildi. Basın-yayın o kadar gelişmemişti. Buna rağmen Mazlum arkadaş KDP çizgisine karşıydı. Mazlum, KDP’nin milliyetçi anlayışını reddediyordu. Bu konuda net bir tavra sahipti. Nerede ihanet ve kötülük varsa, ona karşı itiraz ve reddimiz çok güçlü olmalı. Kendimiz, çevremiz ve halkımıza ilişkin de böyle olmalıyız.
Örneğin Önderlik en çok Kürtleri eleştiriyor. Önderlik Kürt isyanlarını ve öncülerini eleştirdi. Davaları haklı, ama yönetme şekli yanlıştı. Önderlik tüm bu hususları eleştirdi, yine her zaman toplumunu, Partiyi ve arkadaşları eleştiriyor. PKK aynı zamanda bir eleştiri hareketidir. Olanı öyle kabul etmiyor. Muhakemeden geçiriyor. İyi olanları öne çıkarıp, iyi olmayanları geriye atıyor. “Kötü şeyler olmamalı ve insan kendini kötü şeylerden kurtarmalı” diyor. Çünkü kötü olanlar bizi geriye iterken, iyi olanlar bizi geliştirir. İşte bu noktada bir araya gelip, kendimizi geliştirmeliyiz.
Önderliğin, Mazlum ve Egidlerin çizgisinde kendimizi yaratıp, oluşturmamız gerekir. Savaşta ölüm var, sağ kalma var, kazanma ve bazen kaybetme de var. Düşmemeli ve her koşulda ayakta kalmalıyız. Hiçbir koşulda düşmanla yaşamayı düşünmemeliyiz. Düşmanla yaşanmaz. Düşman insana süt vermez, tersine zehir verir ve insanı xwebûn yani kendisi kendisi olmaktan çıkarır. Bunu çok iyi bir şekilde ruhumuza yedirmemiz gerekir.
Günümüzde her şehadet ve direniş büyük bir kahramanlıktır. Büyük güçlerle savaşıyoruz. Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelensky Avrupa’ya, “Kalaşnikof ve tüfeklerle Rusya’nın füzelerine karşı savaşamayız” diyor. Düşmanın ve işbirlikçisi KDP’nin kuşatması altında savaş uçakları, kimyasal ve ağır silahlarla geliştirilen saldırılara karşı arkadaşlarımız ferdi silahlarla mücadele edip, direniyor. Diğer güçlerle aramızdaki fark; arkadaşlarımızın yüreği ve inancı büyüktür. Düşman onları teslim alamıyor. Onlar düşmanı durdurup, saldırıları boşa çıkarıyor.
Kahramanlık Haftası bizim için özel bir anlama sahiptir. Gerilla ve savaşçıların çok canlı ve aktif olması gerekir. Hem bedenleri hem de ruhları sağlam olmalı. Kaderi ve sonucu tayin eden zihniyet ve akıldır. Eğer akıl yoksa devrimleri gerçekleştiremeyiz. Devletler birbiriyle çok savaşıyor. Yüz binlerce insan öldürülüyor. Fakat demokrasi ve özgürlük pek gelişmiyor. Toplum bu savaşlardan hayır ve fayda görmüyor. Rusya-Ukrayna savaşında, Ukrayna yıkılıyor. Yüzlerce yıllık birikim, tecrübe, şehir ve kentleri yıkılıp, tarumar oluyor. Bu savaşta Ukrayna toplumunun hiçbir çıkarı yoktur. Aynı şey Rus toplumu içinde geçerlidir. Çok sayıda Rus genci savaşa gitmemek için ülke dışına çıkmak istiyor. Yani bu savaş onların savaşı değildir. Söz konusu savaşta yüz bine yakın Rus askerinin öldüğü belirtiliyor. Tümüyle bir egemenlik savaşıdır. Bu savaş dünyada kim daha etkili olacak, kim daha çok çıkar temin edecek temelinde yürütülüyor. Bu savaşta en çok kazanan silah firmalarıdır. Yeni silahları deniyorlar. Yine piyasayı silahlarla doldurmuşlar. Silahlar için milyarlarca dolar ayrılıyor. Eğer bu paralar sağlık, eğitim ve ekonomi için kullanılırsa tüm toplum bundan faydalanır.
Dolayısıyla dünyayı, yaşamı, dost ve düşmanı iyi tanımak için daha çok akıl ve bilgi gerekiyor. Eğer toplum bilinçliyse herkesin peşinden gitmez, kimse onu felaketlere götüremez. Fakat eğer bilinçli ve örgütlü değilse, üzerinde oyun ve planlar geliştirebilirler. Örneğin Ortadoğu’da DAİŞ belası ortaya çıktı. Bunun nedeni zihniyet bakımından aydınlanmanın gelişmemesi, dinin, eski yaşamın, klasik ve despotik ilişkilerin oldukça fazla etkili olmasıydı. DAİŞ, Allah ve hilafet adına milyonlarca insanı harekete geçirdi. Birbirlerinin kökünü kazıdılar. İbadethanelere bomba koydular. Sivillerin içinde araçları patlatıyorlar. Ne ahlak ne hak ne de hukuk var. Savaş kurallarını da tanımıyorlar. Kendilerinden olmayanları kafir olarak ilan ediyorlar.
Bu dünya ve doğa öyle değildir. Çok yönlü ve zengindir. Toplum ve kültür binlerce, on binlerce yılda oluşup, gelişiyor. Neden hepsini kurutup yok etmek istiyorsun? Bunun sonu faşizme, felakete ve öldürmeye götürüyor. Ortadoğu toplumu bundan ne fayda gördü? İnsan savaşta kaybedebilir. Ancak özgürlük ve demokrasi temelinde yeni bir tohum, hayal ve umut ekileceğine, tersi oldu.
İktidarları bütünüyle kadınları sindirme ve engelleme temelinde başlıyor. Afganistan’da Taliban iktidar olduğunda ilk başta kadınların başına neler getirdiğini gördük. “Kadın erkeğin izni olmadan hareket etmemeli ve tek başına sokağa çıkmamalı. Kadın başını açmamalı. Kimse kadının saçını görmemeli” deniliyor. Şimdi “Kadının yüzü de görülmemeli” deniliyor. Eğer sen kadını öldürüp, yok eder ve her şeyden soyutlarsan, erkek neyi yaratıp geliştirecek? Sakal bırakıp, Allah’ın adını zikredip konuşuyorlar. Kendilerini Allah’ın vekili olarak ilan ediyorlar. Bu şekilde her türlü kara faşizm ve despotizm ortaya çıkıyor. Afganistan toplumu perişan ve mahvolmuş bir durumda. Devlet bir tarafta, toplum bir taraftadır.
Prensip sahibi insanlar çok etkili olabilirler
2011’den itibaren Suriye’deki iç savaşta 500 bin insanın öldürüldüğü belirtiliyor. Suriye toplumu bu savaştan ne kazandı? Tersine dağılıp, perişan oldu. Savaş nedeniyle 4-5 milyon insanın ülke dışına, yaklaşık 5 milyon insanın da ülke içinde değişik bölgelere göç ettiği belirtiliyor. İktidar ve devlet, Türkiye gibi yerlere gidenler üzerinde oyun ve hesaplar yapıyor. Onların içinden savaşçı çıkarıp, Suriye’ye göndererek, birbirlerine karşı savaştırıyorlar. Beşar Esed herhangi bir özeleştiride bulunmuyor. Yani Allah onun Suriye’ye başkan olması için emir vermiş! Suriye’deki durumla ilgili kendi paylarını görmüyorlar. Eğer ülkede demokrasi ve partiler olsa, yine eğer toplum kendini örgütleyebilse ve yönetimler değişebilseydi durum böyle olmazdı. Rejim her şeyi ele geçirip toplumun nefes almasına ve konuşmasına izin vermedi. Katı bir biat kültürünü geliştirdi. Kim rejime biat etmezse, istihbarat ona yöneliyor. Biat etmeyenler için işkence ve zindan vardır. Gücü yeten de ülkeye dışına kaçıyor. Yine toplumda bilim ve düşüncenin gelişmesi engelleniyor. Dikkat edilirse, hâlâ Beşar Esed’in değişim için herhangi bir niyeti yok. Ona göre biat etmeyen yurttaşlar hain ve teröristtir, dış güçler ve emperyalistler onları destekliyor; hükümet ise yurtsever ve kahramandır. Sanki iç savaştan önce Suriye’nin durumu çok iyiydi.
Türkiye’de Tayyip Erdoğan da aynı şekilde davranıyor. Erdoğan cihanşümul yani evrensel bir başkan gibi propaganda yapıyor. Bir dönem kendini Filistinlilerin, Hamas’ın, Arap devletlerinin ve İslam’ın kahramanı yapmıştı. Ancak daha sonra hepsiyle düşman oldu. Günümüzde dünyada ne kadar kötülük varsa, içinde Tayyip Erdoğan’ın parmağı var. Suriye’yi bu duruma getiren de Tayyip Erdoğan ve onun iktidarıdır. DAİŞ ve El Nusra Türkiye’de ve Suriye’de Erdoğan’ın korumasındadırlar. Efrinlilerin başına getirmediği şey kalmadı. İnsanları katledip, göçerterek, evlerini talan ettiler. Sanki babalarının mülküymüş gibi dışarıdan insanları getirip Efrîn’e yerleştiriyorlar. Orada okullarını açıp, zihniyet ve kültürlerini yayıyorlar. Erdoğan, Türkiye ve dünyanın başına bela olmuş biridir.
6 Şubat’taki depremde iki yüz bin insan hayatını kaybetti, 10 şehir yıkıldı. Ayrıca aynı depremde Suriye’de de çok sayıda insan hayatını kaybederken, büyük bir maddi zarar oluştu. Ancak her iki ülkede hiçbir yetkili görevini bırakmadı. Eğer daha önce tedbir alınsaydı, ev ve binalar sağlam yapılsaydı o kadar insan hayatını kaybetmezdi. Hem iktidardan vazgeçmiyorlar hem de kendilerine tepki gösterenleri hain ilan ediyorlar. “Bunlar terörist, bölücü, PKK’lidir” deniliyor. Yani ateş püskürüyorlar. Tayyip Erdoğan 20 yıldır iktidarda ama hâlâ yönetimde kalmak istiyor.
Beşar Esed de herkes gibi bir Suriye vatandaşıdır. Herkes ona biat etmek zorunda değil. Ancak hiç de öyle düşünmüyor. Bunu topluma da kabul ettirmişler. Eğer toplum biat etmez, dayatılanları kabul etmeyip reddederse, iktidardakiler faşizmi yürütemez. İnsanların başkaldırmaması için de sadece işkence ve zindan dayatılmıyor, toplum tamamen teslim alınmak isteniyor. Toplumun ruhunu ve zihniyetini teslim almaya çalışıyorlar. İnsanların farklı düşünüp, davranması engelleniyor. Bu nedenle kitap ve yayınları yasaklayıp, aydınları susturuyorlar. Sadece iktidardakilerin sesi çıkıyor. Gece gündüz televizyonlarda konuşuyorlar. Tüm basın-yayını ele geçirmişler.
Hitler de aynı zihniyetle Almanya’yı 2. Dünya Savaşı gibi bir felaketin içine itti. Hem Almanya’yı hem de dünyayı mahvetti. İktidar, ekonomi, basın ve yayına el koydu. Nasyonalizm ve ırkçılık temelinde propagandalara girişti. Neticede Avrupa ve dünyada tarihin en büyük yıkım yaşandı.
İnandığın ve bağlı olduğun bir değere sırtını çevirirsen, bu ihanet oluyor. Örneğin, “ABD bize ihanet etti” diyemeyiz. ABD bize düşmanlık edip, kötülük yapabilir. Dikkat edilirse, Önderliğe yönelik Uluslararası Komploya öncülük etti. ABD zaten bizden değildir. Fakat Hareketimizin içinden biri kaçtığında, “İhanet etti” diyoruz. Çünkü bizden biriydi. Yani ihanet bu biçimde tanımlanıyor. Biri aşık olduğu kişiyi terk ederse, “aşkına ihanet etti” derler. Yoksa tanımadığı birine neden böyle söylesin. Ancak partisi, halkı, yoldaşları, ülkesi, insanlık değerleri için fedakârlık yapan, yine herkesten daha fazla irade, cesaret, akıl, bilinç ortaya çıkarıp, toplumun önünü açanlara kahraman deniliyor.
Fazla insan öldürmek ya da büyük cesaretler göstermekle kahraman olunmaz. Hep söyleriz insanlık Hitler’i kahraman olarak kabul etmiyor. 2. Dünya Savaşında 50-60 milyon insan öldürüldü. Bu ölümlerin nedeni Hitler’dir. Kimse, “Hitler kahramandır” demedi. Herkes onu lanetliyor. Hitler bir faşist ve soykırımcı olarak tarih sayfalarına geçti. Bu savaşlarda kahramanlar da ortaya çıktı. İnsanları kurtarmak için yaşamlarını tehlikeye attılar. İnsanlık değerleri ve kendi toprakları için canlarını feda ettiler.
Edebiyat, destan ve şiirlerde genel olarak erkek egemenliği var. Dolayısıyla bu konuyu bir kez daha gözden geçirip, muhakeme edip ve incelememiz lâzım. Yani genelde edebiyat ve yazının kapısı kadına kapalıydı; dili ve ruhu erkektir. Örneğin, “Delikanlı, babayiğit” deniliyor. Bu kavramlar erkeğe aittir. Kadını evin içinde hapsetmişler. Kadının kabiliyetini ortaya çıkarıp, daha çok rol üstlenmesi engelleniyor. Bu nedenle iktidar ve devlet sistemini elinde tutanlar tarihte kadına fazla yer vermiyorlar. Yani yazılı tarih iktidar, devlet ve erkek tarihidir. Askerlik, devlet, iktidar, ticaret ve maddiyat erkeğin elindedir. Erkeğe ait olarak biliniyor.
Bunların tümünü nasıl düzelteceğiz? Nasıl birbirinden ayıracağız? Hangisini çıkarıp, hangisini alacağız? Bunlar eğitim konularıdır. Yani beyin-zihin faaliyetleridir. Örneğin insanın eğitim almasını, okuyup, öğrenmesini sağlayan güç nedir? Hangi kuvvet insana bunu yaptırıyor? Bunu yaptıran sadece kişisel çıkar veya vaatler değildir. Sadece baskı ve korku da değildir, bilgi ve maneviyat gücüdür. İnsanı ayakta tutan, örgütleyip geliştiren sadece silah, tahakküm ve maddiyat değildir. Bilim ve teknik çok hızlı bir biçimde gelişiyor. Herkes bir şekilde bunlardan faydalanabiliyor. Fakat, ağırlıklı olarak iktidarların tekelindedir. Yani kaynak onların elindedir. Hangi teknoloji gelişirse gelişsin, kim çıkarırsa çıkarsın, yine kim dağıtırsa dağıtsın, neticede iktidarın kontrolü ve denetimi altına giriyor. İktidar bundan menfaat sağlıyor. Yani insanların yararı ve ihtiyaçları için yapılmıyor. İnsanların ihtiyacı olsa bile, egemenler bundan kâr elde edemeyeceğini gördüğünde, topluma sunmaz.
Örneğin, 10-20 sene bozulmayan lamba yapabilirler. Uzun ömürlü lamba yaptıklarında fazla kar elde edemezler. Bu açıdan para kazanmak amacıyla kısa ömürlü lamba üretiliyor. İktidarın ve kapitalist sistemin karakteri mülkiyet ve çıkar üzerinedir. İnsan ve toplumları birbirinden uzaklaştırarak, birbirine düşmanlaştırırlar. Eğer toplumlar, kültürlerini zenginlik olarak görüp, barış içinde yaşasalar, egemen sistem silahlarını kime satacak? Bu sınırları çizmeye gerek olacak mı? İnsan bunların üzerinde düşünürse anlar. “Allah böyle yaratmış” deniliyor. Fakat eskiden böyle değildi. Madem hareket, çelişki ve değişim var, iyi ve doğru bir çizgiye koyabilirsin. Bu mümkündür. Sürekli bu şekilde yürümene gerek yok. Bu nedenle askerlik, felsefe ve ideoloji alanında çalışan, bunun için hayatını ortaya koyan, kendi kaderini tayin etmek, özgür olmak ve güzel bir yaşam isteyen, kendini ve zihniyetini buna göre oluşturmalı. Tüm ilişki ve hayatı buna göre olmalı. Eğer biri iyi ve güzel şeyler istiyor ama bunun için emek vermiyor ve güzelliği kendinde yaratamıyorsa münafık ve oportünist olur. Yani prensip sahibi olmaz. Prensip sahibi insan çok etkili olabilir.
Her sene kahramanlık haftasında Mazlum ve Egid arkadaşları anıyoruz. Kendilerine ilişkin değerlendirme ve konuşmalar yapıyoruz. Bu arkadaşlara ilişkin kitaplar ve makaleler yazıldı. Yine onlara ilişkin televizyon programları yapıyoruz. Yaşam ve mücadeleleri onları tanıyan arkadaşlar tarafından dile getiriliyor. Bu arkadaşları her zaman Partimize, tüm savaşçı, gerilla ve kadrolarımıza tanıtmaya çalışıyoruz. Mücadele saflarında şehit düşen binlerce arkadaşımız var. Neden genelde Mazlum ve Egid arkadaşın yaşamı ve mücadelesi üzerinde duruyoruz? Bu arkadaşlar bazı prensip ve değerleri en iyi biçimde temsil ettikleri için. Bu prensip ve değerleri yaşama geçirmişler. Kendi yaşamlarında bunlara yer vermişler. Yaşamlarını bu değer ve prensipler için feda etmişler. Bu arkadaşlar şehit düşmüş ve yeni nesil onları tanımıyor. Onları anlattığımızda ya da bu arkadaşlara ilişkin yazılanları okuduklarında onlardan haberdar oluyorlar.