Kahramanlık Haftası’nın Anlamı ve Önemi

-Üçüncü bölüm-

0

MUZAFFER AYATA

Her kutsallığın bir nedeni ve anlamı var

İnsan için yaşamdan daha değerli bir şey yoktur. İnsan kendisi için en değerli olanı feda ettiğinde, üzerinde düşünüyor. Bu hangi güçtür ki bir insanı, yaşamını feda etmeye götürüyor? Bir kaza sonucu ya da bir yerde mermi gelip kendisine isabet etmemiş; bilinçli bir şekilde, kendi tercihi ve isteğiyle yaşamını bu yola adıyor. Hedef ve amacı vardır. İşte bu hedef ve amaç için yürüdüğünde ortaya çıkacak gelişmeleri ve omuzuna aldığın yükü kabul ediyorsun. Kendini buna göre geliştiriyor, disipline ediyor, ruhunu bu temelde hazırlayıp, fedakârlık yapıyorsun. Yoldaşlık, düşme, kalkma, rahatsızlık, coşku ve tüm dünyan artık bu hedef ve amaca göre oluşuyor. Yani başına gelecekleri kabul ediyorsun. Bundan kaçmıyorsun. Zorluklarla karşılaştığında mücadeleni bırakırsan, dönek ve hain biri olursun. Fakat sonuna kadar yürür, bu hedef ve amaç için yaşamını feda edersen kahraman olursun. Davaya bağlı olan, bu değerleri kabul eden ve insanlığı temsil edenler kahraman olarak anılıp, tanımlanıyor. Bu arkadaşları anıp, yad etmemizin nedeni budur. Bu arkadaşlar maddi anlamda zengin, para sahibi ya da meşhur olmuş, güzel saray ve köşkler yapmış değillerdi. Gençtiler ve yaşam tecrübeleri pek yoktu. Sadece kendi bilgilerine göre hareket ediyorlardı. Sermayeleri sadece oydu. Önderliğin ve Apocu grubun ortaya çıkışı böyleydi.

Dikkat edilirse, Hz. İsa ortaya çıktığında hiçbir şeyi yoktur. Yine Hz. Muhammed mücadeleye başladığında bir şeyi yoktur. Herkes gibi yaşamını idame ettirmeye çalışıyor. Aşireti içinde öyle fazla bir ağırlığı yoktur. Yetim olarak büyümüş. Mücadeleleri üzerinden o kadar sene geçmiş, ama milyarca insan Hz. İsa ve Hz. Muhammed’i peygamber, önder ve öncü olarak görüyor. Bu insanların etkisi nereden geliyor? Etkileri maddiyattan değil, maneviyattan geliyor. Hz. İsa Hıristiyan âleminin, Hz. Muhammed de İslam âleminin kahramanıdır. İnsanlar onları minnet ve iyilikle yad ediyorlar. Onları en güzel sözlerle dile getiriyorlar, anarken isimlerine saygı sözcüklerini ekliyorlar. Her toplum yaşamlarında -ister olumlu ister olumsuz- rol almış her şeye, belli sıfat ve anlamlar yükler.

Dikkat edilirse, birçok toplumda güneş kutsaldır. Örneğin Kürtlerde buğday, ekmek kutsaldır. Ekmeğin yere atılmasına, ayakla basılmasına izin vermezler. Yerde gördüklerinde toplayıp bir taşın üstüne koyarlar. Neden? Çünkü kendilerini buğdayla, ekmekle besliyorlar, buğday onların yaşamında rol oynuyor. Bu husus genel olarak yaşamla ilişkilidir. Diyalektiğe, felsefeye göre hiçbir şey yoktan var olmaz, vardan da yok olmaz. Her kutsallığın bir nedeni ve anlamı var. Bunu bilmemiz ve üzerinde çokça düşünmemiz gerekir.

Kimi tarikatlarda zikir vardır. Zikirde sorgulama ve muhakeme ortadan kalkıyor. Zikir yapanlar tamamen kendilerinden geçiyor. Hz. Hüseyin’in katledilmesi çok acıdır. Nesilden nesile aktarılıyor. Hz. Hüseyin’i anma törenlerinde insanlar zincirlerle kendilerine vuruyor. Kanlar içinde kalıyorlar. O katliamın unutulmasını istemiyorlar ve yasta olduklarını gösteriyorlar. Hz. Hüseyin ve taraftarlarına yönelik bu katliam ardından İslam’da parçalanma yaşandı. Sünni ve Şiiler arasında o zamandan beri süregelen bir savaş var. Muaviye’nin oğlu Yezid kendi iktidarı için Hz. Hüseyin’i, ailesini ve taraftarlarını tehlike olarak görüp, onları katletti. Kerbela’da Hz. Hüseyin’i ve yanındakileri kuşatıp, suya ulaşmalarını ve Necef’e geri dönmeleri engelleniyor. Ardından çocuk ve kadınlar da dahil hepsini katlediyorlar. Onları katledenler Müslüman’dı, yani başka bir dinden değildi. İktidarın eksenli savaş o kadar şiddetlidir. İktidarı anlamak gerekir.

Neden Müslümanlarda bu katliam sürekli bir yaradır? Çünkü ortada bir haksızlık var. Kimse Muaviye ve Yezid’i kahraman ilan etmiyor. Biri kötüyse ona, “Yezid gibisin” deniliyor. Yani Yezid iyi değil, kötü biri olarak hatırlanıyor. Ona kötü sıfatlar veriliyor. Fakat Hz. Ali ve oğlu Hz. Hüseyin iktidar yolunda değil, İslam çizgisinde yürüyen şahsiyetlerdir. Yani Hz. Muhammed’in prensiplerine göre hareket edip, davranan insanlardı. İktidar peşinde değiller. Bu nedenle tüm Müslümanlar tarafından seviliyorlar. Şii ve Aleviler, Hz. Ali ile Hz. Hüseyin’i daha fazla esas alıyorlar. Ancak Sünniler de Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’e karşı değiller. Kuşkusuz bu maneviyatın gücü ve prensip meselesidir.

Her gün birçok konudan bahsediyoruz ama bu konuların anlamını, derinliğini ve tarihini bilmiyoruz. Toplum tarihseldir, öyle birkaç sene içinde oluşmaz. Bir kök ve mirasa sahiptir. Toplumsal bir varlık olan insan yıllarca çalışıp, yaratıyor, ilişki geliştiriyor. Bu temelde fikir oluşuyor, kültür ortaya çıkıyor ve bir isme sahip oluyor. İnsanlar neden kendilerine isim veriyor? Neden her birimizin ismi var? Herkesin sahip olduğu özelliklerin bilinmesi, aralarındaki farkın anlaşılması içindir. Eğer öyle olmazsa bir sürü gibi olurlar. Bir sürüye çobanlık yaparsan, her koyun ve keçiye bir isim vermene gerek yok. Fakat insanlar için böyle olmaz. Her insanda kimlik, kültür, akıl ve bilgi oluşur, ayırt etme kabiliyeti ortaya çıkar. İnsan hayatını düzenleyebilir, örgütleyebilir. Bildiğimiz gibi zaman sınırsızdır. Ancak insan yaşamını doğayla uyumlu belli bir disipline koymak için, takvimi geliştirip, zamanı yıl, ay, hafta ve günlere ayırmış.

Akademik dünyada her bilimin bir disiplin olduğu belirtiliyor. Yani sosyoloji, tarih, fizik, kimya, biyoloji, felsefe vd. bilimler kendi başına birer disiplindir. Hepimiz Parti içinde militan, savaşçı, gerilla ve kadroyuz. Bir dava için savaşıp, mücadele ediyoruz. Mücadelemiz içinde hayatını kaybedenler, şehit olanlar var. Mücadele içinden kaçanlar da hain olarak tanımlanıyor. Bu kavramlar öyle keyfi olarak ortaya çıkmış değiller. Zamanla tecrübe, bilgi, düşünce ve tanımlamayla bu kavramlar oluştu.

“Şehitlerimiz, kahramanlarımızdır” diyoruz. Ancak şehitlerimizin içinde bazı arkadaşları özenle ele alıyoruz. Hepimiz militanız. Fakat, hepimizin kabiliyeti, bilgisi, hizmeti ve disiplini aynı değildir. Daha çok ölçü ve prensipleri gelişkin olan ve benimsenen arkadaşlardan bahsediyoruz.

Diyarbakır Zindanı’nda binlerce insan vardı. Hepsi işkence görüp zor şartlarda yaşıyordu. Yüzlerce kişi de direnişe katıldı. Kimisi erken düşerken, kimisi geç bıraktı. Neticede Mayıs 1981’e geldiğimizde direnişimiz kırıldı. Fazla tecrübemiz yoktu. Durumun nereye gideceğini tam olarak anlayamıyorduk. Ardından durumun daha da ağırlaşıp, kötüleştiğini gördük. Düşman daha fazla üzerimize geldi. Zulmü ve hakaretleri arttı. Direnişle düşmanın önüne set koyuyorsun. Direniş, düşman ile kendi arana duvar örmeni sağlıyor. Üzerine gelmeni engelliyorsun. Ancak o set yıkılıp, direniş kırılınca yol açılıyor ve düşman daha fazla üzerine geliyor. Her değerini çiğniyor. Yani kişilik, inanç, gurur ve maneviyatını ayaklar altına alıyor. Sonuç olarak ihanet sınırına getiriyor. “Herkes pişman olacak. Örgütünüzü ve halkınızı bırakacaksınız. Herkes Türk olacak. Sadece düşüncenizi terk etmeyeceksiniz. Düşüncenize karşı çıkacak, devletin yanında yer alacaksınız” dediler.

Kimisi direnemedi. İrade ve inançları kırılıp, zayıf düştüler. Canlarını kurtarmak, öldürülmemek, fazla işkence görmemek için ihaneti ve itirafçılığı kabul ettiler. Onlardan bazıları öyle sıradan kişiler değildi. Örneğin Şahin Dönmez ve Yıldırım Merkit tanınan kadrolardı. Şahin Dönmez, Ankara’da ilk grupta yer aldı. Yıldırım Merkit Dersim’de Harekete katıldı. İkisi de PKK Merkez Komitesi üyesiydi. Şahin Dönmez ilk kongrede Parti yönetimde görev aldı.

Şahin Dönmez ve Yıldırım Merkit daha sonra itirafçı olup, ihanet ettiler. Şahin zindanda Kemalist Gençler Birliğinin başını çekti. PKK’nin tasfiyesi için düşmanla çalıştı. Mazlum, Kemal ve M. Hayri arkadaşlar ise koşulsuz olarak savundukları ideoloji ve felsefeye bağlıydılar. İnançlı ve prensip sahibi insanlardı.

Bazı yerlerde ölümü kabul edebiliyorsun. Bir duvarın önüne götürülüp, kurşunlanmayı kabul ediyorsun. Fakat kimi yerlerde ölüm bile ele geçmiyor. Yani seni ölümden beter bir durumun içine çekiyorlar. Günler, aylar ve yıllarca işkenceye maruz kalıyorsun. Her söz sana karşı kullanılıyor. Ölümden beter bir durum söz konusudur. Her sözleri bir ölüm gibidir. Karakter, inanç ve maneviyatın o duruma göre değildir. İnsan o atmosferde ölüm-kalım sınavından geçiyor. İnsanın tüm meziyetleri o atmosferin içinde ortaya çıkıyor. Tüm yetenek ve cevherlerini ortaya çıkarman lâzım. Saklanabileceğin bir yer, kaçabileceğin bir yer yok. Yani artık bir inanç meydanındasın. Bunun dışındaki hiçbir şey geçerli değil. Örneğin dışarıda bir olay yaşandığında insan farklı tutumlara girebilir, geri çekilebilir, esnek yaklaşabilir ya da şiddetle üzerine gidebilir. Sonuçta ortaya çıkan sorun bir biçimde çözüme kavuşturulabilinir. Ancak zindanda hangi zaaf ve yeteneğin varsa ortaya çıkar. İmdadına gelecek kimse yok. Ya kendini örgütleyip direnecek, bu zulmü durduracaksın ya da teslim olup, onlar gibi olacaksın.

Mazlum arkadaş anlattığımız gibi bilinçli bir katılıma sahipti. Mazlum arkadaş da öğrenme aşkı vardı. Bir konuyu anlamak için gün ve aylarını feda edebilir, başka bir şey düşünmeyebilirdi. Sadece aklıyla değil, yüreğiyle de öğrenmek, değişmek ve kendini ona göre oluşturmak istiyordu. Yani Mazlum bu temelde bir inceleme ve araştırma içindeydi. Örneğin birçok insan araştırıp, öğrenip kitap yazıyor. Fakat yaşamlarını buna göre oluşturamıyorlar. Mazlum arkadaş ise kendi yaşam ve pratiğini değerlendiriyor. Yine sosyalist bilimi araştırıp, okuyor. Hepsini kendisinde bütünleştiriyor. Mazlum tüm bunları yeni bir yaşam, kişilik ve inanç oluşturmak için yapıyor. Mazlum kalemi güçlü, bilgili ve bilinçli bir arkadaştı. Aylarca okuyup, arkadaşlarla belli konular üzerinde tartışmalar yapıyordu. “Öğrenmediğim ve inanmadığım bir şeyi başkasına öğretip, onları inandıramam” diyordu. Mazlum arkadaşın öğrenim şekli prensipler temelindedir.

Bazıları parça parça ya da hesaplarına geldiği kadar bir şeyler öğreniyor ve kendi keyfine göre kullanıyor. Yani öğrendiklerine göre paylaşmıyor ve yaşamıyorlar. Kurnazlıklardan tutun, şahsi hesaplara kadar birçok şeyi öne sürüyorlar. Gerçek kişiliklerini gizleyip, imtiyaz ve kariyer sağlamak istiyorlar.

 

Mazlum arkadaş Newroz’u güncelleştirdi

Mazlum arkadaş yaşamı, sözü, pratiği ve eylemiyle tutarlıydı. Düşman zindanda koşulları ağırlaştırıp, ihanet ve itirafçılığı dayattığında Mazlum “bu böyle gitmez” dedi. Mazlum mevcut durumu muhakeme eden ve öngörü sahip olan arkadaşlardan biriydi. Tüm arkadaşlar tarafından sevilen ve saygı duyulan bir arkadaştı. Diğer grup ve hareketlerle bir tartışma olacağı zaman arkadaşlar Mazlum arkadaşı çağırırdı. Mazlum arkadaşın ikna gücü vardı. Sosyalist bilime hâkimdi. Hem arkadaşları eğitiyor hem de diğer siyasetlere karşı Partiyi savunurdu. Mazlum arkadaş ahlâk ve terbiyesiyle de örnekti. Bir yıldız gibi parlıyordu. Arkadaşlar arasında Mazlum arkadaşın saygınlığı, itibarı ve özel bir yeri vardı. Yüreklerin sultanıydı.

Mazlum zindandaki direnişlerimize ilişkin, “Her şeyi yaptık, sadece ölüm eksikti” diyordu. Yani “Tüm eylem biçimlerini denedik ama düşmanı durdurup, sonuç alamadık.’’ Bu nedenle direnişin ölüm çizgisi temelinde gelişmesi lâzım demek istiyordu. Zulmü, ihaneti ve itirafçılığı durdurmak için tartışmalarımız devam etti. Bir kez daha ölüm orucu eylemi başlatmayı planladık. Dışarıyla tüm ilişkilerimizi kesmişlerdi. Yine dışarıdaki siyasi atmosfer kapkaraydı. Askeri rejim her yere hâkim olmuş, toplumu teslim almıştı. Bazı arkadaşlar zar zor Filistin-Lübnan sahasına ulaştı. Zindanda ise herhangi bir umut görülmüyordu. Sadece inanç ve iradenle zulme karşı durabilirsin. Milyonlarca insanı mevcut durum hakkında bilgilendirmek için şu anki gibi basın-yayınımız yoktu. Çok ağır ve sıkıntılı bir atmosfer vardı. Tehlike ve kuşatma o kadar büyüktü.

Ölüm orucu eylemine ilişkin M. Hayri Durmuş arkadaş “Mahkemede esas savunma süreci başlasın. Partiyi mahkemede savunalım. Ardından eylemi başlatalım” biçiminde düşünüyordu. Ancak durum gittikçe uzuyor, ihanet ve itirafçılık artıyordu. Düşman aktif bir şekilde çalışıyordu. Nasıl ki çoraptan bir ip çekilince hepsi çözülüyor, içinde bulunduğumuz durum da o aşamaya gelmişti. Birçok kişi itirafçı oldu. Bu da Partinin tasfiyesi anlamına geliyordu. Mesele bazılarının itirafçı olması değildi, amaç Partiydi. Mahkemelere gidip, “Biz pişmanız. Devletten af istiyoruz” diyorlar. Artık sosyalizm ve Kürtlük adına bir şey kalmıyor. Toplumun inancı ve umudu kırılmak isteniyor.

Mazlum eylemini 21 Mart, Newroz gününe denk getirmişti. O süreçte Newroz Kürdistan’da kutlanmıyor ve toplumda Newroz’un fazla bir rolü yoktu. Fakat Newroz’un tarihsel anlamının bilincinde olan Mazlum, Newroz gününde yaşamını feda ediyor. Nasıl ki Newroz Dehak ve Asur İmparatorluğu’nun zulüm ve zorbalığına karşı gelişen bir direniş ise; aynı zamanda kışın sona ermesi, baharın başlaması ve yaşamın mutluluğudur da. Mazlum eylemiyle Newroz’u güncelleştiriyor. Nasıl ki Dehak’a karşı Demirci Kawa ortaya çıkıp, toplum ve insanlara umut ve özgürlük müjdesi verdiyse, Mazlum, “Buradan başlayacağız” diyor. Yani o zindanda Newroz gibi bir atılım ve öncülük gerekliydi.

Bahsettiğimiz koşullarda herkes eylem düzenleyip, militanlık yapamaz. Sadece anlayış, inanç ve prensip sahibi olanlar, yaşamını prensipleri için feda edenler, en zor ölümü göze alanlar o zulmü mağlup edebilirler. Örneğin kimisi intihar ediyor ama kahraman olamıyor. Çünkü toplumun önüne herhangi bir yol sunmuyor, ölümü insanların hizmetine girmiyor. Kimisinin psikolojisi iyi değil, daralıp, bunaldığı için intihar ediyor. Fakat Mazlum’un eyleminde tarih ve günümüz arasındaki uyum ve denge muazzamdır. Bir usta gibi tarihe gidip, netleştirerek Newroz’un ruhunu getirip günümüzle birleştiriyor. Bu nedenle Mazlum’un eylemi o kadar etkili oldu. İşte bu adım kahramanların adımıdır. Böyle şahsiyetlere kahraman deniliyor. Hakikat yolunda, özgürlük, toplum, demokrasi ve insanlık değerleri için yaşamını feda edenlere kahraman deniliyor. Kimse faşist, katil ve zorbalara kahraman demiyor.

Kahramanlığın içeriğini iyi bilmemiz lâzım. Bahsettiğimiz PKK kahramanları, devrimci kahramanlar yaşamlarını güzelliğin yolunda, toplumun iyiliği, özgürlüğü ve gelişmesi için feda ediyor. İşte onlar kahraman oluyor.

Dinlediğimiz destan, kılamlarda kan dökücü, katil, hırsız ve tecavüzcüler kahraman olarak geçmez. Dönemine göre değerlere bağlı olan, onlarla bütünleşen, daha fazla katılım sağlayan ve o düzeyde çalışanlara “Kahraman” denilip, onlardan övgüyle bahsediliyor. Kimse serseri, lümpen, halkın malına göz dikenleri övmez. Sadece yaptıkları kötülükler anlatılıyor. Örneğin Mem û Zîn destanında Beko kötü birisidir. Kimse tarafından sevilmiyor. Toplumumuzda dedikodu yapıp, bozgunculuk yapanlara, “Beko gibi biridir” deniliyor.

Kendimizi de kahramanlık sayfasında görmeliyiz. Önderlik, PKK’nin sonu gelmemiş bir roman, bir destan olduğunu belirtiyor. Biz bunun bir parçasıyız. Fakat bunun kahramanı olacak mıyız, olmayacak mıyız? Bu biraz da bizim elimizdedir. İçimizden bazıları kahraman oldu. Mazlum’u Çağdaş Demirci Kawa olarak tanımlıyoruz. Büyük bir kuşatma altında, Partiye yönelik büyük bir tehlikenin olduğu karanlık bir ortamda Mazlum meşale ve aydınlık oldu. Hedef ve yol gösterdi. Yolu açıp, umut verdi. Maneviyatı, adalet ve vicdanı harekete geçirdi.

 

Katılımımız bilinç, ikna ve inanç temelinde olmalı

Mazlum arkadaşın eyleminden sonra Dörtlerin yani Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner arkadaşların eylemi gerçekleşti. Dikkat edilirse Mazlum yolu açıyor. Dörtlerin ardından 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu eyleminde Kemal, Hayri, Akif, Ali arkadaşlar şehit düştü. Bu eylemlerin tümü öncülerin eylemidir. Normal militanların eylemleri değildir. Yani o koşullarda herkes böyle eylemler yapamaz. Bunun için büyük bir mesuliyet, fedakârlık, ruh ve anlam verme gücü olmalı. Bu nedenle bu arkadaşlar, PKK’nin ve halkımızın kahramanları ve öncüleri oldular. Günümüzde arkadaşlar öncülük yapıyor, çalışıyorlar. Ancak o arkadaşlara öncülük yapanlar da şehitlerimizdir. Yani en büyük öncüler şehitlerdir. Öncülüğün, kahramanlığın ve fedakârlığın ölçülerini belirleyenler şehitlerimizdir. Bu ölçüleri iptal edemeyiz, geriye çekemeyiz ve kendimize göre onlara ayar veremeyiz. Bu bizden çıkmış durumda. Kendimizi bu ölçülere göre tanımlamamız lâzım. PKK’nin yaşamı, devrimciliği, ideolojisi, kolektivizmi ve komünalizmi Önderlik tarafından tanımlanmış. Bunu kendimize göre yorumlayabilir miyiz? Kendimize göre bir PKK tarif edebilir miyiz? Olmaz.

İslam’ı Hz. Muhammed’e göre değil de bir imama göre ele alırsak, İslam, İslam olmaktan çıkar. Biz de eğer PKK’yi Önder Apo ve kahraman öncülerimize göre değil de, kendimize göre tanımlarsak olmaz. Yaşamın gerçekleri bize göre oluşmuyor. Bize göre bir PKK peşine düşersek tasfiye olur ve düşman tarafından ortadan kaldırılır.

Düşmanın ulaşamadığı yer, Önderlik ve şehitlerimizin yeridir. Yani düşman Önderliğin ve şehitlerimizin temposuna, tarzına, fedakârlığına, bilgisine ve ruhuna ulaşamaz. Neden bazıları içimizden kaçıp, düşmana gidiyor? Çünkü bu kişiler Önderliğin ve PKK’nin ölçülerini esas almadı. Önderliğe ve PKK’ye göre yaşayıp mücadele etmediler.

Toplumumuzu reddetmiyoruz. Biz de toplumumuzun bir parçasıyız. Toplumumuz için çalışıyoruz. Fakat devletin toplumumuzu baskı altına alıp parçaladığını biliyoruz. Halkımızı bu baskıdan kurtarmak ve toplumdaki insanları eşit bir düzeye getirmek istiyoruz. Toplumuzda özgürlük, adalet ve eşitlik temelinde bir sistem yaratmak istiyoruz. Eğer bizde o düşünce ve felsefe yoksa, ne kadar bağlı, cesur ve fedakâr olursak olalım, yine 10 ya da 20 defa yaralansak da sonuçta eski toplumu yaşarız ve düşebiliriz. Türk devleti ve egemenler bu dünyada bize yer vermediler. Ancak biz var olmak ve bu dünyada bir yerimizin olmasını istiyoruz.

Arap toplumunun düzensiz ve kötü durumda olduğu bir süreçte, Hz. Muhammed çözüm arayışlarına giriyor. Hz. Muhammed’in önemli, derin ve anlamlı sözleri mevcuttur. Örneğin, en büyük savaşın, nefs savaşı olduğunu belirtiyor. Bu çok derin anlamı olan bir sözdür. Yani insan kılıcını eline alıp savaşa gidebilir ama en büyük savaş insanın nefsine hâkim olması, içgüdülerine teslim olmaması, bir mümin gibi iyi şeyleri esas alması gerekiyor. Halkın malına, değerlerine, namusuna göz koymaman ve kötü şeyler yapmaman gerekir. Yine kendi emeğinle yaşayıp, kimseye baskı yapmaman lâzım. Merhametli ve adaletli olmalısın. İçgüdülerini kontrol edebilirsen iyi bir insan olabilirsin. Bu ifadeleri sıradan sözler gibi ele almayalım. Hz. Muhammed bu nedenle insanın hiçbir şeyi Allah’tan gizleyemeyeceğini belirtiyor. Amacı insanda otokontrolü sağlamak ve insanların kötülükten kaçınmasıdır.

Sadece bilgi yetmiyor. Bunu iyi bilmemiz gerekir. Özellikle fazla okumayan ve yaşam tecrübeleri pek olmayan arkadaşların, “Biliyoruz, öğreniyoruz” dememeleri gerekir. İnsan bazı şeyleri erken öğrenebilir. Zaten öğrenme ve bilgi kendi başına her şey değildir. İnanmak gerekir. Eğer yaptığın şeylere inancın yoksa yoldan sapar, hesaplamadığın yerlere savrulursun. İnsanların düşünceleri ve ruh dünyası sabit kalmaz. Zamanla herşey gibi onlar da değişir.

Yaşam durağan değildir. Hepimiz iyi niyetlerle Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne katılıyoruz. Lâkin belli bir süre sonra kimisi sorun oluyor. Bazıları düşüp, kaçıyor. Hatta kimisi ajanlık da yapıyor. Neden? Eğer kendini olumlu yönde değiştirmezsen, olumsuz yönde değişirsin. Yani inançsız biri olursun. Kendine davana inancın kalmadığında her şey sana anlamsız gelir. Yaşamımız ve disiplinimiz böylelerine bir diken gibi batıyor. Bir an önce aramızdan kaçıp kurtulmak isterler. Böyleleri kendilerini yüksek duvarlara ve mayınlara vurup düşmana gidiyor. Tamam eksiklik ve yetersizliklerimiz var. Fakat biz o kadar kötü müyüz ki kendilerini bu tür tehlikelere atıp kaçıyorlar? Kaçtıkları yerlerde kimse onlara bir cennet hazırlamamış. Doğru düşünmediğin zaman, her şey karışıyor. Bazılarının vicdanı kararıyor. Her türlü kötülüğü yapabilirler. Daha sonra kimisi, “Bu insan neden böyle oldu?” diyor. Eğer insan iç dünyasında kendini değiştirip, dönüştürmezse bir gün patlar. Hastalıklar da böyle ortaya çıkıyor. Yani hastalık bir günde ortaya çıkmaz. Bazen sen fark edip, doktor teşhis koyuncaya kadar hastalık ağırlaşıyor ve ölebiliyorsun. Ancak erken fark edersen müdahale edip, tedbir alabilirsin.

Dolayısıyla insan kendisinde yetersizlik ve inançsızlık hissettiğinde, erken müdahalede bulunup, onlarla yaşamamalı. Eğer ayakkabı ayağına vurursa ve müdahalede bulunmazsan ne olur? Ayağını yaralar. Bu nedenle ustasına götürürsün. Usta ayakkabıyı kalıba koyarak genişletir. Yani ayakkabın da darsa tüm yaşamını etkiler, sana acı yaşatır. Bu nedenle katılımımız bilgi, ikna ve inanç temelinde olmalı.

Dikkat edilirse genç arkadaşlarımız savaş tünellerinde kimyasal silahlar, bombardıman ve savaş uçaklarına karşı direniyor. O arkadaşlar felsefe ve teoride o kadar gelişmiş değiller ama inanç, bağlılık ve sevgi doludurlar. Aylarca en zor koşullarda susuz, ekmeksiz savaşıyorlar. Bu öyle kolay değildir. Etrafları kuşatılmış, savaş uçakları üzerlerine bomba yağdırıyor, kaldıkları yerler kimyasal silahlara maruz kalıyor. Ayrıca oradan öyle rahatça çıkamayacaklarını da biliyorlar. Eğer davanı doğru ve haklı görürsen, bu senin en büyük silahın olur. En büyük gücümüz, haklılığımızdan geliyor.

Mazlum arkadaş eylemini gerçekleştirdiğinde haklı bir yolda yürüdüğünü biliyordu. Böyle olmazsa, insan öyle bir ölümü göze alamaz. Mazlum ve Egid arkadaşların şehadetlerinin arasında dört sene var. Ancak bu yıllar fırtınalı ve zor yıllardır.

PKK’nin kadro ve militanları olarak bu emek, inanç, direniş ve ideoloji temelinde oluşup, geliştik. Kökümüz derinlerde ve zengin bir mirasa sahibiz. Aynı zamanda sosyalist hareketlerin ve insanlığın bir parçasıyız. Bizim dışımızda da dünyada bu mücadeleler sürüyordu. Yani dünyada da binlerce kahraman ortaya çıkmış. Bu temel üzerinde Apocu grup, PKK oluştu. Eğer o tecrübe olmasaydı, bahar bulutları gibi bir durumla karşı karşıya gelirdik. Baharda gök gürlemesiyle biraz yağmur yağar, kısa bir süre sonra da durup, yerini güneşe bırakıyor. Bu yağmurla fazla bir şey yeşermez. Yani o yağmur bitkilerin kökünü derinlere salması için yeterli değil. Bitkiler erkenden kurumaya başlar. Eğer yağmur düzenli yağmazsa, buğday yetişmez. Başakları gelişip, dolmaz. Yine bitkiler soğukta da donar. Dolayısıyla Kürdistan Özgürlük Hareketi saflarında bu tür şeylere izin vermemeliyiz. Hareketin yağmursuz kalmasına, donmasına engel olmalıyız. Her zaman kökünü sulamak lâzım. Yani bilinç, örgüt ve mücadele birbirinden koparılmamalı.

Bahsettiğimiz bu konular bizim yaşamımızdır. Tarih olmuş ve geçmişte kalmış değil. Biz içindeyiz. Her arkadaşın kendini içinde görmesi gerekir. “Eğer ben o dönemdeki koşulların içinde olsaydım, ne yapardım? Şimdi ne yapacağım? Şehit düşen öncülerimize layık bir arkadaşlığı nasıl yürüteceğim? Onları nasıl temsil edeceğim? İnsan nasıl güçlenir? İnsanı takatsiz bırakan nedir?” diye kendimize sürekli sormalıyız.

 

İnsanlardan umudumuzu kesmemeliyiz

İnsan çok terlediğinde su içmezse ne olur? Tansiyonu düşer. İyi olması için su içmeli. Su içilmediğinde beden birçok yönden zarar görür. Örneğin böbrekler bozulur. Su bedenin tüm organları için gereklidir. Bizim ruhsal suyumuz da maneviyat ve fikriyattır. Dolayısıyla şahsiyet ve militanlığımıza su vermemiz gerekiyor. Anlamalı, öğrenmeli, muhakeme etmeli ve anlam gücü sahibi olmalıyız. Eğer öyle yapmazsak, güçten düşer ve yanlışlıkların içine gireriz. Sisteme ait olanları kendimizden uzaklaştıp, terk etmeliyiz. Sevgi ve bağlılığımız Partimiz, arkadaşlarımız, insanlar ve halkımız için olmalı. Öfkemiz ise işgalcilere, düşmana ve işbirlikçilere yönelmeli.

Sosyalizmin ve PKK’nin merkezinde insan var. Her şey insan içindir. Her şey insanların özgür, eşit, onurlu ve korkusuzca yaşaması için geliştiriliyor. Maneviyatımızın ve ruhumuzun buna göre olması gerekir. Birbirimizi bilinçlendirmeye mecburuz. Çünkü kaderimizi bütünleştirdik. Düşman bizi ortadan kaldırmak istiyor. Düşman bu yeni katılmış, bu eskidir ya da bu erkek, diğeri kadındır demeden herkesi hedef alıyor.

Düşman kadının PKK içindeki gücünü anlamış durumda. PKK’de kadının nasıl bir güç ve irade sahibi olduğunu anladı. Bu nedenle özellikle kadın arkadaşlara karşı saldırılar düzenliyor. 9 Ocak 2013’te Paris’te Sakine Cansız ve yanındaki arkadaşları katletti. Yine tüm mücadele alanlarımızda kadını hedef alıyor. Savaşlarda kadınlar fazla hedef alınmazdı. Ancak düşman PKK saflarındaki kadının eski geleneksel özellikleri aştığını, artık gelişip erkekten daha çok etkiye sahip olduğunu ve toplumu harekete geçirdiğini gördü. Düşman bunu kendisi için büyük bir tehlike olarak algıladı. Düşman gelişmeleri ideolojik, siyasi ve askeri olarak değerlendiriyor. “Bu yeni bir tehlikedir. Diğerinden daha tehlikeli bir durumdur. Kadın toplumu daha fazla özgürleştirebilir. Kadın özgürlüğe daha fazla susamış. Eskiden yitik olan kadın, şimdi tarih sahnesine çıkmış” diyor. Bu nedenle saldırıyor. Bu konulara ilişkin de daha fazla okumalı ve düşünmeliyiz.

Bazen iki söz insanın hayatını değiştirir. İnsan bir konuda ikna olmuşsa, tüm yaşamını bu temelde değiştirebilir. Bu nedenle insanlardan umudumuzu kesmemeliyiz. Hepimiz öyle tam bir bilgi ve bilinçle Harekete, mücadeleye başlamadık. Her birimiz bir yerden başlamış. Yıllardır tartışıyor, okuyup öğreniyoruz. Önderlik halen araştırıp inceliyor, düşünüp yazıyor. Bilginin ve öğrenmenin sınırı yoktur. İnsan her zaman yeni şeyler öğreniyor. Bilgi edinme, öğrenme, değişim ve disiplin, aklı ve beyni kullanıp geliştirmekten korkmamak gerekir. En büyük hazine beyin ve muhakeme gücüdür. Onları aktifleştirip, Hareketimiz, arkadaşlarımız ve toplumumuzun hizmetinde kullanmamız lâzım. Sürekli iyi ve güzel şeyler yapıp geliştirmeliyiz.

Sözünü edip dile getirdiklerimiz insanlardır. Onlar sadece bir eylem ve direniş değildirler. Onların da içinde büyüdükleri bir aileleri ve hayatları vardır. Bu arkadaşları inceleyip tanımamız gerekir. Onlarla ilgili film, belgesel ve tiyatro oyunları yapmalı; şiir, kitap ve roman yazmalıyız. Yani sadece siyasi olarak değil, edebiyat alanında da bu öncü ve kahraman arkadaşları anmalı ve tanıtmalıyız.

İnsanın başına olaylar gelir. Birçoğu bunu dile getirdiğinde sadece o olaylarla sınırlı kalıyor. Çok yönlü olarak izah edemiyorlar. Bir çatışma yaşandığında askeri olarak ve düşmanı tanıma anlamında bundan hangi dersleri çıkarmak lâzım? İnsan zayıf yanlarına ilişkin o gelişmeden nasıl dersler çıkarmalı? İnsan bu gelişmeyi nasıl eğitim konusu yapabilir? Kimisi bunları yapamaz. Sadece o gelişmenin anısıyla sınırlı kalırlar. Fakat biz Partiyi, mücadele, düşünce ve felsefemizi hem öğrenmeli hem de sadece kendimizle sınırlı kalmamalı, arkadaşlarımıza ve toplumumuza mal etmeliyiz. Onlara miras olarak kalmalı. Güçlü karakterler yetişmeli, ret ve kabul ölçüleri olmalı. Sadakat ve bağlılık sahibi olmalılar.

Duyduğumuz gibi kimisi 100-200 dolar için ajanlık yapıyor, bizi öldürtüyorlar. Daha önce her şeyimizi toplum temin ediyordu. Fakat olanaklarımız geliştiğinde bazıları kendi çıkarı için bize yaklaşıyor. İstediklerini alamadıklarında bizi eleştirip, “Arkadaşlar neden böyle yapıyor? Parti neden böyledir?” diyorlar. Bu açıdan toplumda değişim ve dönüşüm yaratmamız gerekir. Elbette bu da öncüsüz ve kadrosuz olmaz.

Parti insanları eğitip yıllarca onlarla ilgilenip yaşamlarını örgütleyebilir, duygu ve düşüncelerinde değişim-dönüşüm yapabilir. Çünkü insan bildiğine göre hareket eder. Toplum eğer mülkiyet ve çıkar üzerinde hareket ederse, ona göre hisseder. Ret ve kabulu o temelde gelişir. Unutmayalım ki, en özgür ve gelişkin toplum en bilgili, disiplinli ve örgütlü olan toplumdur.

Alman toplumunun çok disiplinli olduğu söylenir. Bu nedenle dünyada ekonomik anlamda en güçlü ülkelerden biri de Almanya’dır. Neden? Çünkü toplumu ona göre eğitiliyor ve çalışıyor. Zamanı ve tekniği doğru kullandığında, üretim ve ekonomi gelişir. Ekonomik olarak geliştiğinde, kültür ve siyaset alanında da güçlenirsin. Örneğin, pandemi döneminde uluslararası kurum ve kuruluşlarda kriz ortaya çıktığında Almanya’nın ekonomisi bundan fazla etkilenmedi. Bir ülke iyi yönetilmediğinde o ülkede kriz, bunalım ve sorunlar eksik olmaz. Türk devleti tüm kaynaklarını savaşa harcıyor. Gece gündüz savaş uçakları, helikopterler, tank ve toplar kullanılıyor. Bunun için paralar harcanıyor. Bu savaşla doğa da tahrip oluyor. Bu giderleri karşılayacak güçlü bir ekonomi de yok. Yine iktidar ve yandaşları bu savaştan çıkar sağlayıp çeteleşiyorlar. Bu çıkar çevreleri birbirini koruyor. Suç ortaklığı yapıyorlar. Ortada adalet diye bir şey kalmıyor.

Bu gelişmelerden nasıl ders çıkaracağız? Kendimizi tümüyle devrime adadığımızda tüm toplumu daha fazla etkileyebiliriz. Bu temelde tarihi şahsiyetler olabiliriz. Bu mümkündür. Nasıl ki Partinin tarihi varsa, militanın da tarihi var. Yani her militan bir tarihe sahiptir. Eğer doğru yaşayıp, doğru militanlık ve devrimcilik yaparsa; yine eğer doğru anlayıp, temsil ederse bu tarihin bir parçası olur.

Neden Mazlum ve Egid arkadaşları anıyor ve haklarında konuşuyoruz? Çünkü Kürdistan tarihinin önemli bir parçasıdırlar. Kürdistan, sosyalizm, özgürlük ve eşitlik mücadelesinde öncüdürler. Aynı zamanda Ortadoğu hareketi olma ve diğer toplumların mücadele saflarına katılmasında öncü ve örnek kahramanlardır. Yani tarihe mal oldular. Yeni nesil ne bu arkadaşları görmüş ne de onlarla birlikte kalmış. Fakat Mazlum ve Egid’ten haberdarlar. Bu arkadaşlara ilişkin yazılanları okuyorlar. Onlar hakkında anlatılanları dinliyorlar. Her yerde bu arkadaşların resimleri var. Kürdistan Özgürlük Hareketi saflarında mücadele eden arkadaşlarımız bu öncülerimizin isimlerini alıyorlar.

Dikkat edilirse, bu arkadaşlarımızın ismi toplumda sembol olmuş durumda. Aileler bu arkadaşların ismini çocuklarına veriyor. Çünkü onları seviyorlar. Anne ve babalar sevdiklerinin ismini çocuklarına verirler. Kürtlerde bazı âdetler çok gelişkindir. Sanırım Araplarda da öyledir. Örneğin anne ve baba, dünyaya gelen çocuklarına unutulmamaları için nine ve dedelerinin ismini verirken, bazı aileler de babanın ismini çocuğa veriyor.

Kürtlerin artık Newrozlaştığını belirtmiştik. Newroz başkaldırı, direniş, güzellik ve özgürlüktür. Aynı zamanda köleliği reddetmektir. Kürtlerin artık böyle bir halk olduğunu vurguluyoruz. Aynı zamanda Kürtlerin kahramanlığı yaşadığını söyledik. Artık kahramanlık kitleselleşti, kişilerden kitlelere geçti. Kürtler kahraman bir halktır. Neden? Çünkü Türk faşizmine karşı mücadele ediyor. Zulme, katliama, göçertmeye, işkenceye karşı duruyor. Her türlü saldırıya karşı mücadele edip teslim olmuyor. Artık toplum kahramanlık kategorisine giriyor. Peki Kürt toplumu nasıl bu hale geldi? Daha önce korkan, dağılmış, her şeyi ailesiyle sınırlı olan, başkaları için işçilik ve askerlik yapan Kürt nasıl bu duruma geldi? Öncülerine kavuştular. Eğer Önderlik ortaya çıkıp özgürlük temelinde düşünce ve yaşamı örgütlemeseydi, arkadaşları etrafına toplayıp, mücadeleyi geliştirmeseydi bu sonuçlar ortaya çıkmazdı.

Önderlik PKK’de bireyciliği değil ortak yaşam ve aklı geliştirdi. Yeni bir kültür ve zihniyet yarattı. Arkadaşlar bu temelde şehir ve dağlarda silahlı-silahsız, ölüm-kalım içinde çalıştılar. Hiçbir zaman kendilerini koşullarla izah etmediler. “Düşman çok güçlü, her yere hâkimdir. Bizi kim dinler? Tüm toplum sindirilip korkutulmuş. Elimizde birkaç silah var, sayımız azdır. Bu akıl kârı değil” demediler. Böyle bir düşünceye kapılmadılar. Mücadeleye bilinçli katıldılar. Engelleri bilinçli bir şekilde aştılar. Rastgele hareket etmediler. O zor koşullarda gerilla savaşı ve halkın örgütlendirilmesi çalışmalarına katıldılar.

 

Tarihin yoksa özel günlerin de olmaz

Mazlum arkadaş şehit düştüğünde, Diyarbakır Zindanı’ndan tabutlar çıktığında, o arkadaşlara nasıl sahip çıkılacak? Eğer, “Arkadaşlar ülke dışındadır. Biz hazır değiliz. Gücümüz yetmiyor” biçiminde gerekçeler öne sürülseydi hareket gelişmezdi. Zaten o dönemde bazılarında Avrupa’ya gitme eğilimi gelişmişti. Kimisi yönünü Avrupa’ya dönmüştü.

Önderlik o süreçte arkadaşları dönüşe hazırlamak için daha çok eğitim çalışmalarına ağırlık verdi. Ülkeye dönüş için de öncüler gerekliydi. Yolu açmak için bazılarının öncülük yapması gerekiyordu. Ülkeye gidecek arkadaşlara öncü eden, 15 Ağustos Atılımı hazırlıklarını geliştiren ve Atılımın ilk eyleminde yer alıp, buna komutanlık eden arkadaşlardan biri Egid’tir. Egid’i Egid yapan bağlılığı, çalışması ve disiplinidir. Egid prensip sahibi ve terbiyelidir. Dağınık birisi değildir.

Egid’in gerilla yaşamı ve eylem çizgisi bu temeldedir. Bu nedenle Egid, PKK ve arkadaşlar arasında etkilidir. Mazlum ve Egid arkadaşlar unutulmadı. Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin sembolü oldular. Mazlum 21 Mart 1982’de, Egid arkadaş 28 Mart 1986’da şehit düştü. Parti bu arkadaşlarımızın anısına 21-28 Mart’ı Kahramanlık Haftası olarak ilan etti. Bu arkadaşlar Kürdistan tarihinde anlamlı değerler ortaya çıkardı. Tarihin yoksa özel günlerin de olmaz.

Daha önce Kürdistan’da sadece Ramazan Bayramı’nı ve Kurban Bayramı’nı kutluyorduk. Kürtlere özgü gün ve bayramlar yoktu. Kürt çocukları işgalci devletlerin okullarında okuyor, ulusal bayramlarına katılıyorlardı. Kimse Kürtlerden ve tarihlerinden bahsetmiyordu.

Eskiden iki jandarma bir köye gittiğinde insanlar hakaret, baskı ve dayağa maruz kalmamak için kaçıp gizleniyordu. Zaten insanların çoğu Türkçe bilmezdi. Devlet onlar için korku yeriydi. Fakat şimdi 10 askerin bile toplu olarak bir köye gitmesi mümkün mü? Günümüzde düşman güçleri ancak zırhlı araçlar ve çok sayıda askerle bir köye gidebiliyor. Yine düşman gerilla bölgelerine karadan giremiyor. Bu nedenle savaş uçakları, helikopterler ve füzelerle saldırılarda bulunuyor. Bu değişimler nasıl oldu? Önder Apo öncülüğünde gelişen mücadeleyle düşman, toplum ve tarih bilinci oluştu. Az çok gerçekler anlaşılmaya başlandı. Fakat sadece tanımak da yetmiyor, tercih de gerekliydi. Mücadeleye katılanlar nasıl bir rol oynayacak? Sadece toplumun yanında yer almak yetmiyor. Bu nedenle öncü bir rol ve misyon üstlenildi. Yani topluma öncülük edilecek, toplum örgütlendirilecek ve bu temelde mücadele geliştirilecekti. Bunun içinde öncü kadrolar gerekliydi. PKK’nin kadroları vardı. Fakat tüm kadrolar aynı düzeyde değildi. Onların içinde öncülük edebilecek olanlar da vardı. Mazlum, Kemal, Hayri, Mehmet Karasungur ve Egid vb. arkadaşlar öncülük etti. Eğer örnek alınacak öncüler yoksa kadro ve militan istenilen mücadeleyi yürütemez. Eğer askerlik, siyaset, felsefe, strateji, taktik ve kendini her koşula göre hazırlama Mazlum ve Egid arkadaşların esas aldığı çizgiye göre olmazsa sonu tasfiyeye kadar gidebilir. Önderlik, “temponuz o kadar yüksek olmalı ki düşman size ulaşmamalı” diyor. Yani iki günlük işi bir ayda yapmamalı, tersine bir aylık işi iki günde yapmalıyız.

Türk devleti Önder Apo, Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Kürt halkına karşı saldırı halindedir. ABD, Avrupa ve NATO Kürtlere yönelik savaş ve saldırıları desteklemiş ve var olan durumu kabul etmiş durumdalar. Rusya da kendi çıkarları için Türk devletiyle iş birliği yapıyor. Bu saldırılarda ne kadar Kürt veya Arap ölmüş onların umurunda değil.

Düşman ve işbirlikçilerinin mücadelemizin kazanımlarını ortadan kaldıramaması için sağlam siyaset, ideoloji, prensip ve ölçü gereklidir. Dikkat edilirse, bu dünya Önderliğimizi kabul etmedi. Önderliği Ortadoğu’dan çıkardılar. Önderlik Avrupa’da, Rusya’da kabul edilmedi ve Uluslararası Komployla Türk devletine teslim edildi. Çünkü Önderlik onların egemenlik anlayışlarına göre değildi. Alternatif sahibi olan Önderliği zindanda da kuşatmışlar. İki sözünün bile dışarıya çıkmasına izin vermiyorlar. Çünkü Önderlik halka ve gerillaya moral ve perspektif veriyor. Önderliğin gücü sadece derin bilincinden kaynaklanmıyor aynı zamanda pratize edip harekete geçiriyor. Ne yaptılarsa da Önderliği halktan ve Partiden koparamadılar.

Newroz’da en fazla dile getirilen Önder Apo’ydu. Halk her yerde Önderliğe içinde bulunduğu tecriti protesto etti ve onun yanında olduğunu belirtti. Önder Apo halklaşan bir Önderdir. Kuzey Doğu Suriye’nin Rakka kentinde çoğunluğu Arap, on binlerce insan, Önder Apo’nun şahsında Newroz’u kutladı. Arap toplumu bizi fazla tanımıyor ve onlara maddi çıkarlar sunmuş değiliz. Ancak Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin öncülüğünü yaptığını özgürlük ve eşitlik mücadelesinin rüzgarı onlara da ulaştı. Daha ilginç ve sevindiri olan Arap kadınları da alanlara akıyor.

Dikkat edilirse, devrimin içinde devrim var. Devrim içinde aralıksız olarak gençlik, kadın, özgürlük, eşitlik ve emek devriminin yanı sıra, halkların kardeşliğini esas alan devrimler gelişiyor. Kültürler birbirinden etkileniyor. Yani tüm bunlar kendi başına birer devrimdir. Elbette bunun için Mazlum ve Egid gibi kahraman ve öncüler gereklidir. İnsan bu temelde gelişmeler yaratabilir. Kuru kuruya, durup dururken bu değişimler olmaz. On binlerce insan devrim için savaştı, şehit oldu, yaralandı. Kuzey Doğu Suriye’de halkların kardeşliği ve özgürlük atmosferi bu şekilde ortaya çıktı. Düşman ve işbirlikçileri devrimi tasfiye etmek istiyor. Türk devleti bir yandan saldırılar gerçekleştirirken, kendisine bağlı çeteleri eğitip hazırlıyor. Yine Suriye rejimi, İran ve Rusya da bir yandan devrimin kazanımlarına el koyup öncülerini tasfiye etmek istiyorlar. ABD de devrim güçlerini KDP’nin işbirlikçi çizgisine çekmek istiyor. KDP tümüyle bu projenin ortağıdır. Ucunda katliamda olsa Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek ve kendi iktidarlarını hâkim kılmak için yol ve yöntem arıyorlar.

Eğer Egidlerin çizgisini esas almazsak, biz de KDP’nin akibetine uğrar; sağ kalsak bile, onların hizmetine gireriz. Önderlik onların şartlarını kabul etmediği için o kadar ağır bir tecrit uyguluyorlar. Önderliği Kürt halkı ve dünyadan koparmak istiyorlar. Cesaret, maneviyat ve gücümüzün kaynağı Mazlum ve Egid’ler olmalı.

 

Kahraman zaferin ve başarının yolunu açıyor

Günümüzde başta dağ olmak üzere tüm alanlarda mücadele yürütebiliyoruz. Daha önceki dönemlerle kıyaslanamayak kadar olanaklarımız var. Eskiyle kıyaslarsak israf da çoktur. Egid arkadaşın mücadeleyi yürüttüğü dönemde, bugünkü kadar olanaklar yoktu. Filistin-Lübnan sahasında eğitim görüp ferdi silahlarla ülkeye dönüyorlar. Kendi gayretleriyle coğrafyayı tanıyıp doğadan besleniyorlar. Dağ taş dolanıp halkta umut yaratmak istiyorlar. O yollarda devlet o kadar egemen ki  halk nefes alamıyor. Ordu darbe yapmış, askeri rejim her yerde kontrolü sağlamış durumdaydı. Ancak Kürdistan Özgürlük Hareketi o ortamda bile büyük gelişmeler yarattı. Önderlik arkadaşları eleştirip, “Geç kaldınız” diyordu. Çünkü Önderlik gerilla atılımını daha erken geliştirmeyi planlıyordu.

O süreçte militanlıkta ısrar edip mücadelenin gelişmesine öncülük yapan, zorlu koşulları gerekçe yapmayan arkadaşlardan biri Egid arkadaştı. Egid’in mücadeleye öncülük ettiği süreçte Hareket içinde inançsızlık, israf ve kariyer derdi yoktu. Prensip, ölçü ve kural vardı. Örneğin kar, fırtına ve yağmurda bile köylere gitmez, koşullar ne olursa olsun arazide kalırlardı. Egid arkadaş gece ateşinin etrafında arkadaşları eğitirdi. Her zaman bir militan ve arkadaş olarak mücadele yürüttü. Bu nedenle tüm arkadaşlar tarafından seviliyordu. Örneğin, Egid arkadaşı tanıyan hiç kimse kendisi hakkında olumsuz bir şey söylemiyor. Kimse, “Egid arkadaş, bu yanlışlığı yaptı” ya da “Bize karşı şu yanlışlığı yaptı” demiyor.

Egid giderek bir efsane haline geldi. Efsane bir sanat, edebiyat ve felsefe konusudur. Efsane gerçeği aşan bir durumdur. Yani mitolojidir. Egid arkadaş bir rüzgar, bir bulut ve bir ruh gibi dağlarımızda esiyor, geziyor. İşte bu nedenle hâlâ Egid’ten bahsediliyor. O halde insan kendini eğitip, geliştirebilir, herkesin cesaret edemediklerini pratiğe geçirebilir. Bu mümkündür. İnsan muazzam bir enerjiye sahiptir. Sadece inanmak ve anlam vermek gerekiyor.

Parti ve gerillanın öyle kolay gelişmediğini bilmemiz gerekir. Kimse kimseye rahat ve kolayca bir şey vermez. Önderlik, “Uğruna mücadele ve emek vermediğim bir şeyi sevmem. Hazır olandan hoşlanmam. Kendim kazanmalıyım. Yaşam benim için mücadeledir. Yaşam yaratma ve oluşturmadır” diyor. Önderlik bu konuya ilişkin bizleri eleştirip, “Siz her şeyi hazır istiyorsunuz. Hazır olanları da bozuyorsunuz. Arkadaşlık muazzam bir birliktir. Fakat siz diken gibi birbirinize batıyorsunuz” değerlendirmesinde bulunuyor.

Dikkat edilirse, kimse Egid’ten rahatsız olmuyor. Egid arkadaş bir çekim merkezi gibidir. İnsanları etrafına topluyor. Egid’in olduğu yerde mutlaka eylem, coşku ve hareket vardır.

Egid şehit düştüğünde Türk gazeteleri manşetlerden duyurmuştu. Devletin başarısı olarak gösterdiler. Sene 1986’ydı ve Hareket o kadar büyümemişti. Düşman her zaman büyük militan ve komutanlardan rahatsızlık duyar. Onları ortadan kaldırmaya çalışır. Bunu başardığında da kendisi için bir başarı olarak sunar. Biz de düşmanın bu amacına ulaşmasını engellemeliyiz. Bizim başarı ve zafere ulaşmamış gerekir. Başarının kaynağı olmamız lâzım. Kahramanlık bu temelde ortaya çıkar. Neden, “Egid bizim kahramanımızdır” diyoruz? Neden tüm arkadaşlarımız Egid arkadaşı kendileri için öncü olarak görüyor? Çünkü kahraman zaferin ve başarının yolu açıyor. Kaybetmeye götürenler kahraman olamaz. Zafer yolunda yürüyenler şehit olabilirler. Her zaman savaşlarda başarıya ulaşmak mümkün değildir, insan bazen kaybedebilir. Fakat önemli olan kahramanlığın şeref, cesaret ve fedakârlık çizgisinde yürümektir. İşte o zaman tarih sayfalarında yer alabilirsin ve senin için “Şeref, onur ve namus için savaşıp kahramanlar gibi şehit düştü” denilir. Kahramanlık payesini alırsın. Öyle olmazsa, “teslim oldu, yenildi ve tasfiye oldu” derler. Yaşamımızda yenilgi olmamalı. Bazı mevzilerde darbe alabilir, bazı mevzileri kaybedebiliriz, fakat yenilgi olmamalı.

Diyarbakır Zindanı’nda ilk direnişimiz kırıldı ama düşmanın başarı sağlamasına izin vermedik. “Böyle gitmez. Biz bu duruma nasıl geldik?” dedik. Yani ruhumuz bu yenilgiyi kabul etmedi. Bu kırılmaya bir gerekçe bulmadık. “Koşullar ağırdır, ne yapabiliriz ki? Biz genç ve deneyimsiz insanlarız” demedik. Yani böyle izah etmedik. Kendimizi eleştirdik ve bu eleştiri o durumu aşmamızı sağladı. Kesinlikle yol ve yöntem vardır. Mazlum “eğer bir yol bulamıyorsak, ölüm de bir yoldur. Sadece ölümü beceremedik, onu devreye koymamız gerekir” biçiminde tespitte bulunmuştu. Çünkü diğerleri düşmanı durdurmuyor. Neticede düşman nasıl durduruldu? Mazlumların şahsında düşmana şunlar söylendi: “Bedenimiz senin olsun. Ancak bize kabul ettirmek istediğin yaşamı reddediyoruz. Biz ruhumuzu sana teslim etmeyeceğiz. Cenazelerimizi ailelerimize gönderebilirsin. Cenazelerimiz sana hizmet etmez. Bedenimizi ortadan kaldırabilirsin ama düşüncemiz ve ruhumuz sana ait değil. Onları zapt edemezsin. Onlar çok yüksek yerdeler.” Aynı şeyler Kürdistan dağlarında Egid arkadaş tarafından da dile getiriliyordu.

Egid arkadaşı şehit ettiler. Cenazesini Kasaplar Deresi’ne gömdüler. Bir mezarının olmasını istemediler. Ancak Türk devleti hiçbir zaman Egid’i ortadan kaldırıp, unutturamaz. Egid tüm yüreklerde ve mücadele alanlarında yer alıyor. Egid özgürlüğün ruhu ve sembolü oldu. Bahsettiğimiz ruh felsefik ve ideolojik bir yaşamı temsil ediyor. Örneğin, kimisi için “bunun ruhu kararmış” deniliyor. Neden böyle söyleniyor? Çünkü ruh bir yaşam ve felsefeye göre oluşuyor. Örneğin, bir çoğumuz köyümüzü ve ailemizi seviyoruz. Neden? Çünkü köyümüzde ve ailemizin içinde doğup büyüdük. Bu da sevgimize ve hissiyatımıza etki ediyor. Yani şekil veriyor. Söylemlerimizde “özgürlük ruhu” diyoruz. O halde yaşamımız özgürlüğe göre şekillenmiş. İç dünyamız, kabul ölçülerimiz buna göre oluşuyor. Neden, “düşmana karşı öfke, kin ve nefretimiz büyük olmalı” diyoruz. Bu bir hissiyattır. Düşmanın ne kadar tehlikeli olduğunu, ne kadar kötülük, zorbalık yaptığını, insanlığa karşı ne kadar suç işlediğini bilmemiz gerekir. İşte o zaman düşmana karşı kin ve nefretimiz artar. Eğer düşmanı doğru tarif etmezsen ona karşı kin ve öfken gelişmez. Bu olgular birbirine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Bu nedenle siyaset, ideoloji, felsefe, özgürlük, maneviyat arasındaki ilişkiyi doğru bir şekilde oluşturup, kendimizi onun içinde ele almalıyız.

 

Kahramanlığı özgürlük ve eşitlik temelinde ele almalıyız

Dile getirdiğimiz hususlar aynı zamanda arkadaşların karakteri, fedakârlığı ve kahramanlığı bize bir şeyler söylüyor. Biz bunların neresindeyiz? Bunları kendimizde ne kadar oluşturuyoruz? Kendi yaşamımızda bunlara nasıl yer vereceğiz? Yaşamımız nasıl değişip güzelleşecek? Eğer öyle olmazsa bizimle bir ilgileri kalmaz. Sadece bir film gibi seyredip, bir roman gibi okuyup geçeriz. Fakat bunlar bir film ve roman değildir. Bunlar hayatımızın gerçekleridir. Biz bunun içindeyiz. Bir yerde kalmaz ya da geçip gitmezler. Onlarla birlikte olup yürüyeceğiz. Bunu unutmamak gerek. Her gün söylediğimiz sloganların anlamını bilmemiz lâzım. Örneğin, “Şehitler ölmez” diyoruz. Bu slogan bize neyi ifade ediyor? Bunu kendimize sormalıyız. İnsanlar öldüğünde cenazesini toprağa veriyorlar. Şehitler nasıl ölmez? Şehitleri ölümsüz kılan arkadaşlar, toplum ve mücadeleleridir.

PKK’den önce de Kürtlerin şehitleri vardı. Şeyh Sait, Seyid Rıza ve arkadaşları şehit edilmişti. Onları kim anıyordu? İnsanlar onlardan ne kadar haberdardı? Sadece yakınları, yaşlıları ve tarihle ilgilenenler onlar hakkında bilgi sahibiydi. Bunlar da bir örgüt kurup insanları harekete geçiremiyordu. Dikkat edilirse mücadelemizle birlikte artık herkes onlardan bahsediyor. Onlar için dernekler açılıyor, kendilerine ilişkin araştırma, inceleme ve çalışmalar yapılıyor. Şehitler, onların bayrağını dalgalandıran, mücadelelerine sahip çıkan ve sürdürenler sayesinde ölümsüzleşiyor. Eğer Partimiz, arkadaşlarımız ve mücadelemiz olmazsa kim şehitlerimizden söz edecek? Kimse söz etmez ve unutulurlar.

1984’te TİKB ve Dev-Sol örgütlerinden Abdullah Meral, M. Fatih Öktülmüş, Haydar Başbağ ve Hasan Telci Metris Zindanı’nda ölüm orucu eyleminde şehit düştüler. Fakat kimse onlardan bahsetmiyor. Neden? Çünkü hareketleri büyümedi, kitleselleşmedi. Onlara ilişkin yazacak, toplantılar yapacak kimseler yok. Ancak Mazlum, Kemal, Hayri, Sara ve diğer öncü şehitlerimiz günümüzde ülkemizi de aştılar. Artık dünyanın değişik ülkelerinde Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ne ilgi duyan insanlar tarafından da tanınıyorlar. Bu Tabii ki Önderlik ve PKK sayesinde oldu. Önderlik bu arkadaşların unutulmasına izin vermedi. Önderlik PKK’yi “Şehitler Partisi” olarak kurdu. Aynı zamanda eğer bugün kadın hareketi ve kadın mücadelesi o kadar tanınıyorsa, bunun nedeni Önderliğin PKK’yi “Kadın Partisi” olarak dönüştürmesiyle ilgilidir.

Önderlik, “Mücadeleyi aşkla yapmak gerekir” diyor. Çünkü işin içine aşk girdiğinde artık sınır ve hesap ortadan kalkıyor. Çünkü aşkta çıkar ve hesap yoktur. Bu temelde sınırsız çalışacaksın. Eğer öyle olmazsa o çalışma dağılır, özünü yitirir. Arkadaşlarınla ve toplumla ilişkilerinde kurnazlık yapar, onlara çıkar temelinde yaklaşırsan, o ilişkiler sağlıklı yürümez.

Mazlum ve Egid arkadaşların katılımı hesapsızdır. Bireysel çıkarları için hiçbir hesap yapmıyorlar. Mazlum’un ne kadar ilkeli olduğunu hep söylüyoruz. “Her şeyi denedik ama ölmeyi bilmedik, eksik kalan budur” tespitini yaparken, arkadaşlara, “Ölüme gidin” demiyor, bunu kendisi yapıyor. Bu kanaate ulaştığı için başkasına yaptırmıyor. Şüphesiz şehadetinin Parti ve arkadaşlar için büyük bir kayıp olduğunu, yerinin öyle rahat doldurulamayacağını biliyor. Ancak Parti üzerindeki tehlikeyi bertaraf etmek istiyor. Partinin bu tehlikeyi aşması, arkadaşların işkence görmemesi, baskılara uğramaması için kendisini feda ediyor. PKK’de fedai tarz böyle ortaya çıktı. PKK’de fedai militanlık, fedailik düzeyindeki katılım ve mücadele işte böyle gelişti. Mazlum ve Egid bunu zirveye çıkardılar.

Kahramanlığı gelişme, yaratma, özgürlük ve eşitlik temelinde ele almamız gerekir. İnsan başka türlü kahraman olamaz. Kahramanlığın tanımını bilmeliyiz. Kahraman haklı bir dava, iyilik, halkın özgürlüğü için mücadele etmeli. Tanık olduğumuz ve dinlediğimiz bazı örnekler var. Grubundaki arkadaşların kuşatmadan kurtulması için birisi öne çıkıp kendisini feda ediyor. “Arkadaşlar kahramanca savaştı. Savaş tünelleri ve mevzileri terk etmeyip kahramanca mücadele etti” diyoruz. Yani diğer mevzilerin düşmemesi ve düşmanın ilerlememesi için kendilerini feda ediyorlar. Düşmanı oyalayıp darbeliyorlar. Düşmanın hızını kesip arkadaşlara zaman kazandırıyorlar. Bu nedenle, “Arkadaşlar kahramanca direnip, şehit düştü” diyoruz.

Kahramanlığı ucuz ve basit bir duruma getirmemek gerekir. Kahramanlığı sıradanlaştırmamalıyız. Bu yönüyle her zaman Önderliğin ve PKK militanlığının ruhunu, Mazlum ve Egid arkadaşların şahsında en üst düzeyde ele almamız lâzım. Küçük hesaplar yapmamalı, ilişkilerimizin değerini düşürmemeliyiz. Bizi sınırlayan bireysel kaygıları aşmamız lâzım. Güçlü bir moral, enerji ve yetenek temelinde devrimci ve özgürlükçü olmalıyız.

İran’da toplum kadınlar öncülüğünde “Jin Jiyan Azadi” sloganıyla ayağa kalktı. Çok sayıda insan bu direniş ve isyanlarda İran rejim güçleri tarafından öldürüldü. Binlerce insan tutuklandı. Fakat insanlar özgürlük için ölümü göze alıp tüm baskılara karşı halen direniyorlar. Özgürlük talebi ve onun için mücadele etmek öyle kolay değil, bedel istiyor.

Dünyamızda her zaman özgürlük için mücadele edildi, bedel ödeniyor. Özgürlük mücadelesi hiçbir zaman durmadı. Bu mücadelede yenilgi ve kesintiler yaşansa da özgürlük talebi hiçbir zaman yok olmadı. Bu mücadele sürekli bir su gibi akıp günümüzde de yoğun bir şekilde devam ediyor. Yani iktidarcılık ve zorbalığa karşı özgürlük mücadelesi sürekli gelişti ve gelişmeye devam edecek.

Bu temelde sürekli şehit arkadaşlarımızı anmalı ve onlara layık olmak için çalışmalıyız. Her zaman onları mücadelemizde yaşatmalıyız. Bugün dünün devamıdır. Bugün kendi başına yoktur. Öyle bir günde ortaya çıkmadık. O kadar akıl, bilgi ve bilinç bugünün işi değildir. Önderlik seneler önce bunun tespitini yapmıştı. Yaşamımızda bunu görüp anlam vermeliyiz. Bunu yaşamımızda hissetmeliyiz. Eğer bugün yoksa yarın da olmaz. Bugün bir şey elde edemez ve sağlam bir temel atmazsak, yarın neyin üzerine inşa edilecek? Tasfiye olursak, düşman ve iktidarcı kesimler yarını tayin eder. Halkımızın kaderi ve geleceğimiz için önlem geliştirmek gerekir. Düşmanın ve egemenlerin başarıya ulaşmasını ve tarihi tayin etmelerine izin vermemeliyiz. Artık onlar değil, bizim tarihi yazmamız gerekir. Plan ve projelerini bozmalıyız.

Türk devleti içeride ve dışarıda her şeyi bizi tasfiye etmek için devreye koymuş durumda. Kendi zihniyet ve iktidarını üzerimizde egemen kılmak istiyor. Bunu tersine çevirmemiz lâzım. Kimsenin Partimiz, ideolojimiz ve felsefemizle oynamasına izin vermemeliyiz. Kimsenin bireysel çıkar ve kariyer gibi hesapların içine girmemesi gerekir. Mazlumlara, Egidlere layık olmalıyız. Önderliğin savaşçısı ve yoldaşı olmamız gerekir.

Önderlik bize, “Gidip devrim yapın. Sizin işiniz devrimdir” diyor. Çünkü devrim gerçekleşmeyinceye kadar Önderlik fiziki olarak özgürleşmez. Kürt diyalektiği açısından bunlar birbirine bağlıdır. Önderlik Partileşmiş, Parti ulusallaşmış durumda. Kaderimiz bütünleşmiş. Eğer Parti tasfiye olursa bir ulus tasfiye olur. PKK sadece PKK değildir. PKK kendisini aşmış durumda. Bir ulusun kaderini tayin ediyor. Yani PKK sadece birkaç bin kadrodan oluşan bir parti değildir.

PKK, Newroz’da milyonlarca insandı. PKK, Kürt halkını örgütledi, ona ruh, bilinç, moral ve cesaret verdi. PKK aynı zamanda bir Ortadoğu hareketi oldu. Toplumların kaderini etkiliyor. Kendimizi bu şekilde görüp, değerlendirmemiz gerekir. PKK mücadelesiyle sadece Kürdistan ve Ortadoğu’nun değil, dünyanın siyasetini etkiliyor. Dikkat edilirse, Türk devleti Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılmasına ilişkin yapılan müzakerelerde PKK ve YPG’yi gündeme getirerek, “ya ilişkilerinizi onlarla kesersiniz ya da sizin NATO üyesi olmanızı engellerim” diyor.

Dolayısıyla günümüzü iyi anlamalı, dost ve düşmanımızı iyi tanımalıyız. Kölelik nereden geliyor, özgürlük nasıl elde edilir, kendimizi darbelerden nasıl koruyup sorunları çözebiliriz konuları üzerinde yoğunlaşmalıyız. Sadece Önderlik çizgisi, Mazlum ve Egidlerin yoldaşlığı temelinde zafere ulaşabiliriz. Bu kahraman arkadaşlarımız en zor koşullarda mücadele ettiler. Geri adım atmayıp tüm engelleri ortadan kaldırdılar. Fedakârlık ve şehadetleriyle bize başkaldırının, özgürlüğün ve zaferin yolunu açtılar. Onlara minnettarız.

 

Bu yazı 2022 ve 2023 yılında Kahramanlık Haftası nedeniyle yapılan konuşmalardan derlenmiştir.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.