Kemal ile tanışmak yaşam ile tanışmaktı yaşamı gerçek renkleriyle tanımaktı:

0

Kemal ile tanışmak yaşam ile tanışmaktı yaşamı gerçek renkleriyle tanımaktı

 

Yetkiye dayanmadan iş yapmak, insan yerine işi yönetmek anlamına gelir. Kemal başkalarını yönetmek için değil, birlikte iş yapmak için insana ihtiyaç duyardı. Bunu bir örnekle açabilirim. Kabadayı geçinen insanlarla çalışmak çok zor olsa gerek. Bunlardan devrime kazanılması mümkün görünen bazılarıyla uğraştığımız oldu; ama genelde bu gibi insanlardan uzak durmayı tercih ettik. Buna karşılık Kemal Pir bulunduğu her yerde emir almaktan asla hoşlanmayan bu tür kişiliklerle ciddi işler yapmasını bildi. Genç ya da yaşlı, kadın ya da erkek, öğrenci ya da işçi, kim olursa olsun, herkesle zorlanmadan diyalog kurdu. Onların yüreklerine girdi; kendilerine bile açıklamaktan çekindikleri özlemlerini açığa çıkardı. Yaşama daha farklı bir gözle bakmalarını, yaşamı sevmelerini ve çirkinliklerden arındırmak için mücadele etmelerini sağladı. Zaten Kemal ile tanışmak yaşam ile tanışmaktı; yaşamı gerçek renkleriyle tanımaktı. Tanımadan, özünü anlamadan yaşamı sevdiğinizi iddia edemezsiniz.

 

İlginçtir, Kürdistan’daki gruplaşma döneminde arkadaşlarımızın örnek davranışları ve eylemleri bizim için ana propaganda malzemesiydi. Bize en yoğun ve etkili propaganda malzemesi sunan kişilik ise Kemal Pir’di. Onun propaganda tarzında mutlaka eylem vardı. Daha doğrusu yaptığı her propaganda en etkili eyleme dönüşüyordu. Bir yerde bir kalabalık birikmişse veya bir seminer varsa, ya da devrimci mücadelenin sorunları tartışılıyorsa, Kemal için mükemmel bir fırsat doğmuş demekti. Kendisine hatip kürsüsünde mutlaka yer bulur ve hitabet sanatını en etkileyici biçimiyle icra ederdi. Örneğin semineri veren kişinin bir konuda yanlış görüşleri savunması durumunda sadece yanlışı teşhir edip doğruları ortaya koymakla yetinmez, tanımadığı dinleyici kitlesini peşine takıp protesto eylemine kaldırır, bir anda seminer alanını boşaltırdı. İçinden tek bir kişiyi bile tanımadığınız bir kitlenin nabzını bu biçimde yakalayıp yönlendirmek herhalde yalnızca Kemal Pir’e has bir özellik olsa gerekir. Bu tür gelişmeleri duymak her birimizin adeta kanatlanmasını sağlardı. Hepimiz gururla dolardık, çünkü o bizim yoldaşımızdı; aynı düşünceleri paylaşıyor, aynı amaçlar için yaşıyorduk. O’nun olduğu yerde biz de vardık.

 

Ne yazık ki sonraları Apocu hareketin saflarında bu gelenekle çelişen anlayışlar ve tutumlar gelişme olanağı buldu. Bazıları gelişme yeteneği gösteren genç insanların varlığından sevinç duyacaklarına, bunları kendileri için hasım gibi görmeye başladılar. Biliniyor: Hasım veya rakibin önü açılmaz, tersine yolu kesilir ve alt edilmeye çalışılır. Kör Cemal tipiyle başlayan bu gelenek, çingene paşalığına soyunan Şemdin gibi bir insan müsveddesiyle zirveye tırmandırıldı. Mücadele saflarında hortlayan çetecilik, sırf aşağılık güdüleri tatmin olsun diye halkın en değerli evlatlarını harcamaktan çekinmedi. Örneğin Şemdin kendi deyişiyle PKK saflarına katılmadan önce Sinekli Sino’ydu. Ama örgüt içindeki olanaklarla karşı karşıya geldiğinde ne oldum delisine döndü, babasını bile idam sehpasına çıkarmaya hazır bir insan harcama makinesine dönüştü.

 

Shakespeare’nin aynı adlı eserinin kahramanı Atinalı Timon oldukça zengin bir insandır. Çevresi yağcı kişiliklerle doludur. Timon oldukça cömerttir, isteyene dilediğini verir. Dostluğa inanmaktadır. Kendisinden alanın dara düşmesi halinde kendisine vereceğinden emindir. Ama bu bir yanılgıdır. Hep verip de elinde bir şey kalmadığında dostlarından yardım ister. Ancak dost bildiklerinin hepsi iyi gün dostu çıkmıştır. O zaman servetin insanı nasıl bozduğunu görür. Evrensel fahişe adını yakıştırdığı paranın esiri olmuş insanlara küser; kimsenin yüzüne bile bakmak istemez. Kendisine selam verene, “yüzün temiz değil ki yüzüne tüküreyim” diye karşılık verir. Şemdin de devrimci ortamın dışındayken, kardeşleri dahil, kimsenin belki de yüzüne bile tükürmeye değmez gördükleri bir zavall ıydı. Ama gerilla ortamında astığı astık kestiği kestik İdi Amin türü bir diktatör olup çıktı. İktidar hırsı bu zavallıyı bir canavara dönüştürdü. Şemdin ve benzerleri Kemal Pir düşmanlarıydı. Kemal Pir’in kitabında böylesi yaratıkların yeri yoktu.

 

Koltukçuluk, kariyer hırsı ve mevki düşkünlüğü hiyerarşik ve sınıflı uygarlık sisteminin insanlığa aşıladığı son derece tehlikeli birer hastalıktır. Bu hastalıkların devrimci bir örgüt ortamına sirayet etmesi durumunda erken önlem alınmazsa, sonuçta bu örgütü kendi gerçek özüne yabancılaştırır; başka bir deyişle bu örgütü mücadele ettiği sistemin uzantısı haline getirir. Böyle bir örgütte Nasrettin Hocanın ‘ye kürküm ye’ hikayesinde olduğu gibi insan giderek geri plana düşer, koltuk veya rütbe öne çıkar. İnsanlar arasında eşitlik ilkesi hükmünü yitirir. Tepeyi tutan kişi her şey olur, altta kalanlar ise hiçleşir. Yukarıdan aşağıya doğru kademeleşmede anlamsız bir bağımlılık zinciri yaratılır, bu durumda sözü edilse bile özünde özgürlükten eser yoktur. Özgürlükle bu bağımlılık ilişkisi birbiriyle asla bağdaşmaz. Başkan Apo, örgüt içinde tartışılmaz birinci kişi olduğunu iddia edenlere, kendisinin mevkide değil hizmette birinci olduğunu söylerdi. Halkın onu önder olarak benimseyip etrafında kenetlenmesinin nedeni buydu ve hala budur. Buna karşılık bağımlılık zayıflıktır ve zayıflıkların toplamından güç doğmaz.

 

Kemal Pir için sosyalizme bağlılık son derece önemli ve hatta başarı için belirleyiciydi. Bir sosyalist olarak düşüncelerini açıklarken kendinden son derece emin konuşurdu. Kemal için sosyal mücadelelerin bilimi olarak sosyalizmle donanmış insan yenilmez bir güç kazanmış demekti. Onun cesur ve kendinden emin tavrı karşısında ezilen kimi kişiler Kemal’in kendini çok büyük gördüğünü, kendilerini ise küçümsediğini belirttiklerinde, Kemal Pir’in cevabı oldukça çarpıcıydı: “Biz sosyalistiz ve sosyalistler büyük insanlardır. Gerçek bir sosyalistle bir küçük burjuva sosyalistini elbette aynı kefeye koyamayız.” Küçük burjuva kesimler içinde çalıştığı ve bu kesime mensup insanları devrimcileştirmek istediği halde, küçük burjuvazinin sınıfsal özelliklerinden nefret ederdi. Kararsızlık, ürkeklik, kaypaklık, bencillik ve bireycilik gibi özellikleri aşağılardı. Yiğitlik ve sözünün eri olmak en çok değer verdiği özelliklerdi. Bir devrimci öncelikle yiğit olmalı ve kararlılığını sürekli pekiştirmeliydi. Devrimci sade insan olmalıydı; sade insan da sosyalist insandı.

 

Kemal Pir ışıktır ve üzerine düştüğü her yeri aydınlatıyor

 

Bu noktada son işbirlikçi çetenin sosyalizme yaklaşımına ilişkin de bir örnek vermek isterim. KONGRA GEL’in son genel kurul toplantısı öncesiydi. Kaçanlar muvazaalı bir biçimde geri dönmüşlerdi ve ilk toplantılar yapılıyordu. Yönetimden bir arkadaş anlamlı bir değerlendirme yaptı. Bu arkadaş Osman ile Nizamettin ikilisinin sorumlu olduğu Güney Kürdistan çalışmalarını yerinde incelerken akıl almaz çelişkilerle karşılaşmıştı. Bu adamlar örgüt yöneticileri olarak en lüks yerlerde Saddam’ın oğullarını kıskandıracak ölçüde krallar gibi -daha doğrusu sonradan görmeler gibi- yaşarken, savaşta yaralanmış, durumu oldukça ağır ve acil tıbbi müdahale bekleyen birçok arkadaşımız kendi kaderine terk edilmişti. Arkadaş bunun sosyalizm bir yana insanlığa dahi sığmadığını söylemişti. Toplantıya ara verildiğinde Osman yaygarayı bastı: “Benim sosyalizmim Pol Pot sosyalizmi değil. Ben bir yöneticiyim; kimse benden bir savaşçı gibi yaşamamı bekleyemez” dedi. Bunu normal insan diline çevirince şöyle bir anlam çıkar: “Sosyalizm bitti, ancak siz hala sosyalizmden söz ediyorsunuz. Bir başbakanla bir koruma görevlisinin aynı şekilde yaşadığı görülmüş müdür? Ben istediğimi yer, istediğim yerde kalırım; ama savaşçı bulduğuyla yetinmek zorundadır.” Osman’ın ‘Pol Pot sosyalizmi’ dediği şey, yöneticinin de bir savaşçı gibi yaşamasıydı.

 

Yokluğa methiye düzmüyorum, sosyalizmi yoksulluğu paylaşmak biçiminde de anlamıyorum. Ama bizim bir geleneğimiz vardı. Biz yokluktan var eden bir hareket olduk. Ankara’dayken bütün bir kış mevsimini ısıtma tesisatı ya da aracı bulunmayan evlerde geçirdik. Fakülteye gidip gelirken elli kuruş tutan otobüs biletine para vermemek için saatlerce yürümeyi tercih ettik. Yarı aç yarı tok, sade bir yaşantımız oldu. Yine de bu durumdan şikayetçi olmadık. Bir ara Kemal Pir’le Diyarbakır’daydık. ’76 yılı yazıydı. Basit bir otel damında geceliyorduk. Aşırı sıcak ve ter bitlenmemize yol açmıştı. Hamama gidip temizlenecek paramız yoktu. Elbiselerimizi otel lavabosunda, üstelik herkesin yattığı ve kimsenin ortalıkta görünmediği geç saatlerde yıkamak zorundaydık. Ama bu durum bizde daha lüks bir yaşam arzusu uyandırmadı. Koşullar bu kadarına elveriyordu. Halkımızın arasındaydık, çalışmak için imkan bulmuştuk ve bu da bizim için yeterliydi. Hele bir de yanımızda Kemal Pir varsa, cennet ayaklarımızın altında demekti. Kemal’in bulunduğu her mekan yaşama sevinciyle dolardı. Şimdi çok daha iyi anlıyorum: Yokluk ürkütücü değildir, asıl ürkütücü olan bolluktur. Çünkü bolluk -bunu her tür mücadele birikimi olarak anlayın- açgözlü kimselerin iştahını kabartır, bir gün için bile olsa ‘paşa gibi yaşama’ güdüsünü depreştirir.

 

Osman ve hempaları Apocu militanı ‘aç aslan’ olarak tanımladılar. ‘Büyük efendi’ ABD’nin Apocular hakkındaki tasfiye etme kararını net olarak öğrendiklerinde, ölüme hüküm giymiş ‘aç aslan’ olmanın para etmediğini gördüler ve ‘tok bir çakal’ olarak yaşamanın daha iyi olacağına karar verdiler. Diyarbakır Cezaevi’nde Yıldırım Merkit de o büyük özgürlük savaşçılarına direnmenin kendilerini bitireceğini söylüyor, farklı sözcüklerle, ama aynı kapıya çıkan öğütlerde bulunuyordu. Selefleri Semir, “PKK hep direnmekten söz ediyor. Onların bu yaklaşımı İspanya iç savaşında ‘yaşasın ölüm’ diye haykıran faşistlerin tutumunu andırıyor” diyordu. Sorun özgürlük yürüyüşüne kalkanları geri çevirmeye ya da yollarından saptırmaya kalkışmak olunca, bu beyhude çabaya girişenlerin isimleri değişse de, özleri hep aynı kalıyor. Ses tonu farklılaşıyor, ama uluma aynı çakal uluması olarak duruyor. Uşaklık ruhu, gerçek düşmandan daha aşağılık bir düşmanlık yaklaşımı, emperyal borsada fiyatı yükselen Apoculara saldırı senetlerine herkesten önce hücum etme, yalan, iftira, karalama ve küfür bunların biricik sermayesi oluyor. Aynı adi kumaştan dokundukları, değişen şeyin sadece taşıdıkları etiket olduğu rahatlıkla görülebiliyor.

 

Kemal Pir, bir insanın bakıp da içinde kendi gerçekliği ni bütün yönleriyle görebileceği en güzel aynadır. Ama bu ayna yalnızca devrimcilerin kendilerini tanımalarına hizmet etmekle kalmıyor; aynı zamanda lağım çukurları içinde debelenen ve lağım pislikleriyle beslenen insan kılıklı yaratıkların kirli gerçeğine de ışık tutuyor. Kemal Pir ışıktır ve bir ışık olarak üzerine düştüğü her yeri ve her şeyi aydınlatıyor. Karanlık tüm renkleri yutar ve her şeyi aynılaştırır, daha doğrusu aralarında bir fark yokmuş gibi gösterir. Işığın sağladığı aydınlık, düşen maskelerin ardındaki yüzlerin ortaya çıkmasını, herkesin ve her şeyin kendi kimliğiyle sahnede yer almasını sağlar. Özgürlük işte böyle bir ortamda anlam kazanır. Özgürlük bir seçimde bulunmak ve yaptığımız seçimin insanı olmaksa, en iyi seçim aydınlanmış bir ortamda gerçekleşir. İyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, doğru ile yanlışı böylesi bir ortamda birbirinden daha iyi ayırt edebiliriz. Seçme şansımız kadar doğru seçimde bulunma yeteneğimiz gelişir. Dolayısıyla Kemal Pir kişiliği özgürleşmek isteyen her insan için büyük bir şanstır.

 

Başkan Apo avukatlarıyla son görüşmelerinden birinde yine ifade etti: ’72 yılı Newrozu’nda bir öğrenci evinde yaptığı yarım saatlik değerlendirme, Kemal Pir’in Kürt özgürlük hareketine katılmasına ve sürekli yükselen bir tempoyla özgürlük mücadelesine en yüksek katılımı sağlamasına yetmişti. Kanımca içimizde Başkan Apo’nun önder kişiliğini en erkenden fark eden ve bu çerçevede tutum belirleyen arkadaşımız O’ydu. Başkan Apo’nun bizim için de yeri kesinlikle ayrıydı, hepimiz O’nun görüşlerini kabul etmiştik. Ama bu farklılık bilinci pek derin değildi, kendiliğinden yanı öne çıkıyordu. Kemal’de ise bu bilinç çok netti. O katıldığı hareketin bir önderlik hareketi olduğunu biliyor ve buna uygun davranıyordu. Önderliği anlamak ve uygulamak gerekiyordu.

 

1978 yılında Elazığ’da yaptığımız toplantıya Kemal Pir de katılmıştı. Nasıl bir örgütlenme olmalı sorusuna cevap arıyorduk. Tartışmalarda parti örgütlenmesini savunanlar da, birlik tarzı örgütlenmeye gidilmeli diyenler de vardı. Ciddi bir tartışmacı olan Kemal Pir resmi oturumlarda söz alıp konuşmadı, ama aralarda çok güzel değerlendirmeler yaptı. Bir ara ben de söz aldım, kendi görüşlerimi açıkladım. Kemal’in dışarıdayken yaptığı konuşmalara da atıfta bulundum. Yeniden ara verildiğinde, kendi konuşmalarına atıfta bulunmama sitem etti. “Benim düşüncelerimi aktarmana gerek yoktu, konuşmak isteseydim zaten konuşurdum” dedi. Ben de yaptığımın doğru olduğunda direttim. Anlamlı değerlendirmeler yaptığı halde bunları toplantıda dillendirmediğini, bunu doğru bulmadığımı söyledim. O zaman “ne yapayım arkadaş, O Adam’ın bulunduğu yerde adeta dilim tutuluyor, konuşamıyorum” diye karşılık verdi. Kemal Pir’in dilinde ‘O Adam’ sözcükleri kesinlikle bir hafifsemeyi değil, büyük ağırlığı olan bir kişilik karşısında bulunmanın neden olduğu derin saygıyı anlatıyordu. Bu örnek bile tek başına Kemal’in Kürt Halk Önderliğine yaklaşımını anlamak için yeterlidir.

dewam…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.