KAPİTALİST MODERNİTEYE KARŞI DEMOKRATİK MODERNİTENİN SİNEMA ÇİZGİSİ
Zerdeşt DERSİM
Sinemayla uğraşmak, sinema filmi çekmek genelde masraflı olarak görülür. İnsanın üstesinden gelemeyeceği zor bir alan ya da sanat olarak bakılır. Bu işe girerken bir kez daha düşünülmesi her zaman tembihlenir… Özcesi bir korku, bir algı yaratılır sinemaya karşı.
Peki, nedir bu yargılara iten? Sinemayı diğer sanat dallarından bu derece koparan, ayrıklaştıran, uzaklaştıran… Esas gerçek nedir? Ve kimler, hangi güçler bu propagandayı yapmaktadır?
Biliyoruz ki sinema da diğer sanat dalları gibi belli ihtiyaçları karşılayan, belli bir duyguyu, düşünceyi, yaşam ve ilişki tarzını vs vs… Kısacası yaşama dair ne varsa onu farklı bir anlatım tekniğiyle, yani görsel anlatımla anlatmaya çalışan bir sanattır. Son gelişen ve daha çok tekniğe dayalı bir sanat olarak gelişimi diğer sanat dallarından ayıran özgünlüğüdür. Sinemadan önce bir birikimin olması zorunluluktu. Çünkü sinema sanatı; mekanik, optik, ışık, kimya… gibi bir çok bilim disiplinin gelişmesi ile mümkündü ve ancak 1800’lerin sonlarında ilk denemeler, çekimler yapılabilmiştir… Burada sinemanın kimler veya nerde çıktığından ziyada sinemanın da diğer sanat dalları gibi toplumsal olduğu ve binlerce yılın emeği üzerine kurulu bir sanat olma gerçekliğidir. Etkisi büyüktür. Diğer sanatları da kendi içinde var etme, büyütme özelliği ve yeniliğini de düşünürsek, etkisinin daha fazla artarak devam edeceğini söyleyebiliriz.
Sinema üzerinde yaratılan bunca söylemin, algının, korkunun kaynağını farklı yerde aramak gerekir. Eğer sinemanın mesajı, topluma doğru bir şekilde ulaşırsa, kendisine döneceğini, kendisine zarar verebileceğine dair korku ve endişelerdir… En büyük ve anlamlı savaşın kültür- sanat- zihniyet alanında verildiği ve kaybedildiği oranda sistemde ufak krizlerden ziyade; ciddi yapısal sorunları açığa çıkaracağını çok iyi bilmektedir. Çokça bilmekteyiz ki tarihte yaşanılan bir savaşı kaybettiği halde sanatta, sinemada kazanmış göstermesi en fazla başvurulan yalan ve hilelerdendir. Burada bahsettiğimiz elbette kapitalist sistemin kendisidir. Daha çokta bu sistemin hegemonyasına soyunan ABD- AB gibi güçlerdir.
Örneğin ABD, Vietnam’da girdiği savaşta kaybetti. Fakat başvurduğu sanatla özellikle sinemayla topluma, kendi gerçekliğini farklı yansıttı. Ve bunun için milyarca dolar harcamaktan kaçınmadı. Dönem itibarını da göz önüne aldığımızda buna hayati ihtiyaç duyduğunu bilmekteyiz. Soğuk savaşın etkisi, kutuplaşmalar… Baskı ve zorun her geçen gün artmasıyla birlikte bir de toplum tarafından daha yüksek sesle gelen rahatsızlıklar, tepkiler birleşince… Kapitalist sistem iyiden iyiye yapısal krize doğru evrildi. Milyonlarca işçinin grevler yaptığı, farklı inanç ve grupların eylemleri, alternatif sistem arayışları, ekolojist, feminist çıkışlar, reel sosyalist ve ulusal kurtuluş mücadeleleri, 68 isyanı vs. bu krizin başlıca nedenleriydi… Tüm bunlar birleşince, kendileri için olumsuz gidişata karşı sanatı- özellikle sinemayı- can simidi, kendilerini kurtaracak bir alan, olarak gördüler. Sanatın ne kadar stratejik olduğunu, bir kez daha görmekteyiz. Ve tüm bunlar yapılırken harcanan milyarlarca dolar… Tümüyle maddileşen, maddi gücü arkasına alan kapitalist sistem, sanatını da tümüyle maddileştirmiştir…
Bugün Hollywood gibi merkezler aynı zamanda bir karşı ideolojinin de merkezi olmaktadır. Tarih çarpıtılmaktadır. Yaşanan katliamların üstü kapatılmakta, aklanmaktadır. Binlerce, on binlerce yıl kendini koruyan değerler, ilkeler, yaşanmışlıklar… Çarpıtılmakta, tersyüz edilmektedir. Sürekli ve sistemli bir şekilde toplum üzerinden toplum kırım uygulanmaktadır. Sadece toplum değil doğada, insanda gelişen teknolojinin etkisiyle tüm iliklerine, hücrelerine kadar esaret altına alınmakta ve sömürülmektedir, kendi gerçekliğinden uzaklaştırılmaktadır.
Sürekli kendi sanatını etkili kılmak için çeşitli yol ve yöntem arayışlarına girmektedir. Yenilerine yeniler eklemektedir. Hollywood’dan çıkan filmler izlenince az- çok anlaşılır… Dev bütçeli- prodüksiyonlu, ‘’ünlü- star’’ oyuncuların kullanıldığı, şatafatlı dekor ve tasarımlar, kostüm, makyaj ve kullanılan ışık, çekim malzeme ve teknikleri… Daha çok tekniğin ve paranın ağırlıkta olduğu bu tür filmler özellikle kendi ‘ihtişamlarını ‘ sergilemek, kendilerini güçlü göstermek için daha çok kapitalist- hegomonik devletlerce, 2. Dünya savaşı öncesi başvurulan tarz ve yöntemlerdendir. Ve kendilerini örgütlerken de sinema içinde hiyerarşi yaratmayı ihmal etmezler… Bolca alt-üst ilişkisinin yaratıldığı, asistanların kullanıldığı, maneviyattan, gerçeklikten uzak, katı kurallara bağlanan, bireyciliğin öne çıktığı, bütünden kopuk, o işe ait olunmayan bir tarz… Bu durum her zaman için sorgulanmıştır.
Birçok akım, devrimci çıkış diğer sanat dallarında olduğu gibi sinema alanında da yaşanmıştır… Sinemanın büyüyüp geliştiği 20. Yy aynı zamanda insanlığın tarih içinde gördüğü en büyük katliamların, savaşların olduğu dönemdir de. Kapitalist sistem hiçbir dönem bu kadar sorgulanmadı. ‘Değer’ yargıları hiç bu kadar tartışılmadı… Bundan dolayıdır ki birçok filozof, aydın, düşünce okulu, akım, anlayış çeşitli arayışlara ve sorgulamalara gitti… 19. Yy ‘da Nietzsche’nin dile getirdiği ‘tanrı öldü’ sözüne yenileri eklendi. ‘insan da öldü’… Hayatın kendisi sorgulanmaya başlandı. ‘yanlış hayat doğru yaşanmaz’ denildi.
Bu tepkiler, rahatsızlıkların sanat alanında dile gelmemesi elbette düşünülemezdi. Çünkü sanat en büyük özgürleştirici eylemlerin başında gelenlerden biridir. Hakikate açılan temel yol ve yöntemlerdendir.
Özellikle ikinci dünya savaşında ve sonrasında sinema alanında alternatif arayışalar daha fazla gündeme girdi. İtalyan yeni gerçekçi, Fransa yeni dalga, çeşitli ideoloji ve fikirlerin etkileri, anarşist, varoluşçu, kadın eksenli, inanç ve fikirlerin daha fazla yansıtıldığı biçim kadar içerik yönden de sinema, daha geniş topluluklarca ele alındı, alternatif bir tarz ve devrimci bir çıkışa nasıl dönüştürebileceğinin yol ve yöntemleri denendi. Daha fazla toplumla bütünleşme haline geldi. Dünyanın birçok yerinde bu böyledir. Alternatif sinema arayışları; Latin Amerika’dan, Ortadoğu’ya; ,İran’a, Mısıra… Uzak Asya’da rengini daha fazla belli eder…
Tüm bu gelişmelerin Kürt sinemasına etkileri elbette kaçınılmazdır. Özellikle Kürt sanatçı Yılmaz Güney’in kişiliği ve sanatı sinemaya yeni bir soluk ve ivme getirmiştir. Fakat Kürt sineması daha çok Bakur’da 90’ların ortalarında MKM çalışmaları bünyesinde kurumsallaşmış, bir kimliğe dönüşmüştür. Çeşitli belgeseller, kısa film, dizi film, uzun metraj filmler çekilmeye başlanmıştır. Bir altyapı, hazırlık süreci olarak kendisini ileriki dönemlere hazırlıma, daha iddialı çalışmalarda bulunabilmenin zemini yaratılmıştır. Fakat Kürt sinemasında beklenen çıkış özellikle dağ zemininde açığa çıkmıştır. Böylece dağın da, yeni bir mücadele alanına tanık olduğu görmekteyiz. Bu bir tesadüf müdür yoksa tamamen rastlantısal mıdır? Belli bir nedeni var mıdır? Elbette zorlu ve zamana yayılan düşünsel faaliyetler, öyle kendiliğinden ve rastlantısal açığa çıkmaz. Bir birikimin ve bedelin ürünüdür. Tabi burada Sinema sanatını dağa uyarlayan, dağ direnişçiliği ile sinemayı birleştiren Halil Dağ kişiliğinden, sanatçılığından bahsetmemek elbette olmaz.
Dağda sinema denilince ilk akla gelen Halil Dağ arkadaştır. Sinemaya ivme kazandıran, çıkış yaptıran da… Halil dağ arkadaştan ne kadar bahsetsek de azdır. Bir çizgidir sinema alanında… Getirdiği yenilik ve güven herkesin, en sıradanın bile sinema yapabileceğini göstermiştir… Bundan dolayı devrimsel bir çıkıştır… Bu devrimsel çıkışın izlerini biraz daha irdelemek gerekir. İlk olarak 95 yılında, Avrupa’dan bir röportaj için Şam’a Önderlikle görüşmeye gittiğinde, aynı zamanda kendisi içinde bir dönüm noktası olmuştur bu tarih. Bir daha Avrupa’ya dönmeme kararını alıp yönünü Kürdistan dağlarına vermiştir. Rota ve pusula doğru olunca yeni devrimsel çıkışların da gerçekleşmesi mümkün olmuştur. Hele hele sinema gibi bir alanda durulan yer, bakış açısı çok önemlidir. Bir Avrupalı, Bağdatlı, İstanbullu gibi mi sinemaya bakacağız? Yoksa direnen, kendine, özüne yaklaşan bir Kürt gibi mi? yüzyıllardır devletlerce egemenlik altına alınmak, sömürülmek istenen Kürt birçok fiziki- kültürel kırımdan geçirilmiştir. Özellikle son yüzyıldır sistemli olarak sürdürülen kültürel kırım dünyada biriciktir. Eşi benzeri olmayandır. Buna karşı verilen mücadele ise elzemdir. Dünya halklarına umut kaynağı olmuştur. Bu bakımdan zavallı, çaresiz, ölü Kürt geride kalmıştır. Artık dönem, söz söyleme, kendini anlatma, kendi tarihini yazma özgürleşme içinde olan direnen Kürdündür…
Halil Dağ arkadaş bunu hissetti, gördü. Görmekle kalmayıp deklanşöre bastı, kaldıraja aldı, yetmedi yazdı en karanlık gecelerde, ıslak bedeni çıldırtan en soğuk gecelerde… Yürüdü. Fırtına da, tipide, yağmur altında yahut kavurucu sıcakta… Ve tanık oldu katıksız bir gecede yoldaş sofralarında gülüşlere… Tanık oldu savaşa, savaşana, ihanet edene de… Bir kenarda kalıp izlemek değil, orta yerinde yaşamın, ben de varım diyebilmek onun yaşam tarzı, felsefesi olmuştur… Bunu sürekli, her defasında yazdığı günlüklerinde, notlarında rastlamaktayız, anlamaktayız. Röportajlarda, filmlerinde tanık olmaktayız. Kendi kaleminden şunları söylemektedir: ‘ben bir gerillayı fotoğraflarken o gerilla olurum. Ben bir gerillayı fotoğraflarken kendim olurum. Ben bir gerillayı fotoğraflarken aşık olurum…’yine başka bir yazısında şunları belirtmektedir: ‘bir halkın yaratılış günlerinin en güçlü ifadesi olan dağların gözleri ve yüzleri benim yıllar boyunca bu coğrafyada yürümemin tek nedenidir.’ Evet Halil dağ arkadaş tepeden tırnağa dağlara aşıktır. Bundandır soyadını dağ koyması. Dağların her taşını, berrak akan suyunu, gerillada gülüşü ve bir de dilden dile kalplerde, zihinlerde işlenen büyüyen zafer türkülerini anlatmak onun için tek gerçek tutku olmuştur. Hatırlatmak ister, anımsatmak ister. Çünkü diyor ki ; ‘hatırlanmak, anımsatmak kurtarılmak demektir’. Kurtarılan ise yaşamdan arta kalanlar aşklar, hayaller, gerçekler… Yazamadığını, fotoğraflayamadığını ise kalbine yazar, fotoğraflar.
Halil dağ, dağın direniş özünü görenlerdendir. Özgür kürdün, özgür halkların ve özgür sanatın yaratıldığına tanık olmaktadır. Günlüklerinin bir yerinde şu satırları yazar, ‘ Kürt sinemasının dağlarda doğacağı inancı içimizde bir tohum gibi büyüyor.’ Ve ekliyor, ‘ben gerilla sineması için varım’.
Tabii burada, Halil dağ arkadaşı ve onun gibi en seçilmiş, yiğit on binlerce gencinde ortak ruha, akla, aşka, özgür yaşama iten duyguyu, anlamı görmek önemlidir. Hangi ideoloji hangi felsefedir ki bedenlerin tek beden olduğu, yandığı çelikten bir iradeyi yaratır. Gün gün erirken ya da hedefe ulaşmak ,alev topu olmak için örürken ilmik ilmik hedefe ulaşılan yolu… Bugün Önderlik, binlerce yıla varan direniş kültürünü harmanlayıp yeni bir senteze dönüştürerek, yeni ve özgür yaşamın da yolunu açmaktadır. Yaratılan özgür yaşamda sözler daha bir cüretkâr olmaktadır. Söze uygun eylemlerde, kişiliklerde… Yeni felsefe ışığında ben benim ben uzağı yakını, öncesi ve sonrası olmayan evrenim, bir hakikat olarak yükselirken kendini bulan, yaratan, kendi olan; tüm her şeyin toplamı, zayıflığın ve gücün ve köleliğin ve özgürlüğünde anlamı da olmaktadır insan. Unutturulmak istenen direniş kültürü tarihin coşkulu nehri olarak akmaktadır. Sadece uygarlık nehri yoktur içine alan, boğan her şeyi… Görülmedi, görülmek istenmedi tarihin bu yüzü. Tek bir tarihin olduğu aldatması uzun süre insanlığı, etkisi altına aldı. Fakat Önderlik tarafından bu mutlak, düz- çizgisel tarih anlayışı kırıldı. Sistemin dışına adım atıldı. Örülen kuralların, zihniyetin, dogmaların… Hepsi kırılmalıydı. Tek doğru ancak özgürlük olabilir… Yaratılan tüm kalıplar, kavramlar, iktidar kokar ve hepsi erkek egemenlikçi zihniyetin ürünleridir.
İnsan ne kadar özgürlüğe yakınlaştığında hayallerde özgürleşir. Dolayısıyla sanatta… Sanat; etik ve estetikle bir araya gelir. Yalnız doğruyu, gerçeği, güzelliği kendine esas alır. Yalanın ve hilenin olduğu yerde hakikat yoktur. Cılızdır sesi, rengi soluk ve aydınlık değildir… Parlak çıkmaz tablolar, stranlar zayıftır anlatmaz sesi özgürlüğün coşkulu sesini. Ve ışık o kadar zayıftır ki kırılmaz bile. Dağılır, parçalanır hemencecik.
Reber Apo’nun geliştirmiş olduğu Demokratik Modernite düşüncesiyle her alanda olduğu sanat alanında da yansıması vardır. Özgürleşen insan, toplum, doğa… İllaki etkisini sanatta da gösterecektir. Kurallara, kalıplara, sınırlara hapsedilen insan sadece mücadele, direniş, özgürlük diyecektir. Hayalleri, istekleri daha sınırsız olacaktır. Kullanacağı renkler daha yaşam dolu olacaktır, melodiler daha ahenkli… Ölümü çağrıştıran değil… Bu durum, sinema alanı içinde geçerlidir. Artık göç, açlık, çaresizlik, savaş, yıkım… Kürtlerin yaşam kodları değildir. Bu sanat tarzı da terkedilmeli. Hemen her günün direnişle, mücadele geçtiği bir yerde zavallılık olmaz.
Sinemada içerik, konu, hikaye, bakış açısı, fikir, ait olunan yer, kültür, anlam… Hepsinden daha önemlidir. Öz zayıf olursa biçimde doğal olarak zayıf, anlamsız olur… Bazen çizgiden sapma yaşanabilmektedir. Bugün özgürlük mücadelesi her yerde sürmektedir, dağda, ovada, çölde… Özgürlük mücadelesinin olduğu yerde ise gerçek sanatta her zaman kendine yer bulur… Tıpkı PKK’nin halk içinde gelişimi gibi. Beritan filmindeki yalın gerçeklikte zaten bu olmaktadır. Halk kendisine ait görmeseydi, kendi parçası, kendisi olduğunu görmeseydi bu kadar sahiplene bilinir miydi bu filmi? Ve Halil Dağ büyük prodüksiyonla, en gelişmiş, pahalı lens, kameralarla bunu yapmadı ucuz, basit bir fotoğraf makinesi ile yaptı tüm bunları. Elindeki teknik çok sınırlı. Fakat başarı muazzam. Ve bu durumu kendisi şöyle özetlemektedir: ‘ bir kameramız birde coşkumuz var. Bizim var olma gerçeğimizin, yaratıcılığımızın kaynağı bu.’ Bir de asıl önemli olanın halkın alkışlamasıdır. Ödül yerleri, festivaller bir yere kadar anlaşılırdır… PKK’de ki sanat, ruh bu temel üzerinde yükselmekte, gelişmektedir. Son dönem çekilen 14 Temmuz, Şengal, Sur, Kobani… Filmleri eksikliklerine rağmen her defasında çıtayı biraz daha yükselten filmler olmaktadır. Umut vermektedir. Kuşkusuz eksikliği sadece filmlere bağlamamak gerekir. Sinemanın gelişimi bazı temeller üzerinde yükselir.
Güçlü bir örgüt ve altyapı çalışmalarıyla sinema çalışmalarını gün be gün geliştirmek temel görevlerden olmaktadır. Verilen mücadelenin büyüklüğü sahiplenişi, yaratılan özgür insan ve halklar göstermektedir ki bu dönemin, bu yüzyılın Kürtlerin dönemi olacağıdır. Sanat ve sinemada bu gerçekliğin bir parçasıdır.